29 Mart 2010 Pazartesi

Soyu Tükenesice Canlı : Anadolu Tikysi

Haftasonu bir eğitim sebebiyle çıktığım iş seyahatinde, soyunun tükenmesi için dua ettiğim bir canlı türüyle yan yana oturmak zorunda kaldım. Nadide olmayan bu tür, midem bulanmasın diye aldığım haplara şükretsin, o kadar uykulu olmayaydım, kendisini Anadolu steplerinde vızık vızık şarj cihazı ararken bulacak idi.

Sizler için elinden gelen herşeyi yapan blogunuz, bugün de neyşınıl ciyografik tadında bir yazı ile karşınızda olacak. Davranış biçimlerini uzun süre gözlemlediğim Anadolu Tikysi’ni, bu seyahat esnasında daha da yakından tanıma fırsatı buldum. Bilim dünyası, yaptığım katkılara teşekkür eder mi bilmem ama daha önce Yol Hikayesi yazımda tanıttığım kararlı teyzelere ben teşekkür etmek istiyorum. İletişim kurmak, meğer gayet insani bir şeymiş. Teyzelerrrr, kollarımı dilediğinizce dürtükleyebilirsiniz, hepinizi seviyorum.

Bugün sizlere tanıtacağım Anadolu Tikysi, Bağdat Caddesi Tikysinin Anadolu sürümüdür, kolaylık olması için bu canlıya bir isim verelim, mesela İnsanımsu olsun adı. İnsanımsu’yu önce fiziksel açıdan, sonra da davranışlar açısından inceleyelim:

İnsanımsu’nun saçları, Bağdat Caddesi Tiky’lerinin aksine, ucuz kuaför elinden çıkmadır. Flash Tv assolisti görünümündeki İnsanımsu, yine de saçlarına düz fön çektirmeyi ihmal etmez ve gözlerini kapatacak uzunlukta kestirdiği kahküllerinin arasından bön bön bakar.

Boyu 1,50 civarındadır, spor ayakkabı giyer ve bu ayakkabılar dore veya lame renklidir. Çantaları, vücut hacimlerinin % 55’ine tekabül eden İnsanımsu’ların, Caretta Carettalar ile bir akrabalık bağı olup olmadığı halen araştırılmaktadır. Ellerinden düşmeyen su şişesine rağmen, İnsanımsular bildiğin güdüktür ama saçların ve çantanın heybetinden dolayı, abartısız 1.70 görünürler.

Anadolu Tikysi İnsanımsu, cep telefonu yoluyla fotosentez yapmakta ve kulak ve baş parmak yoluyla beslenmektedir. Sağ ellerine yapışık olan cep telefonunun ekran ışığı sürekli yanmak suretiyle, İnsanımsu’nun soluduğu oksijen, ışıkla reaksiyona girmekte, açığa çıkan enerji ise ışıma yoluyla kulak ve baş parmaktan geçerek İnsanımsu’nun beynine ulaşmaktadır. İnsanımsu, insan türüyle iletişim kurma zorluğu çekmekte, sadece SMS atabilmektedir. İnsanımsu ile Laz otobüs muavinin aynı ortamda konuşarak anlaşmaya çalışması, bulaşıcı gülme serpintisi sebebiyle etrafa yayılmakta ve endorfin hormonunun salgılanmasını artırıp pis pis sırıtmayla sonuçlanmaktadır.

İnsanımsu’nun temel besin maddelerinden biri de müziktir. Yani müzik ruhun gıdasıdır sözü, kendileri için aynen geçerlidir. Aypod ya da cep telefonu yoluyla sürekli dinledikleri müzik sayesinde, solunum yapabilmektedir.

Anadolu Tikysi İnsanımsu’nun insanlarla iletişmemesinin sebebi, sergilediği tiky görüntüsüne karşılık, ağzından her an “domatiz, patatiz, şarz” şeklinde telaffuz edilmiş güzide kelimelerin dökülebilme ihtimalidir.

Anadolu Tikysi İnsanımsu’nun kokusu iç bayıltır, bu türün kullandığı doldurma parfümler, kapalı ortamlarda solunduğunda, geçici hafıza kaybına ve alerjik astıma sebebiyet vermektedir. Beyin fonksiyonlarının yeterli çalışmamasının nedeninin, etraflarındaki parfüm bulutunun yarattığı kimyasal etkiye sahip atmosfer olduğu düşünülmektedir.

İnsanımsu, her ortamda, cep telefonuyla kendi fotosunu çekmektedir. Bu türün masaüstü resimleri, genellikle kendi resimlerinden oluşmaktadır. İnsanımsu, genetik olarak narsizm hastasıdır. Parfüm sürmedikleri bir gün, aynaya bakmaları durumunda, gerçeğin farkına varmaları umulmakta ve bu sebeple beslenmelerine devam edilmektedir.

İnsanımsu’nun gözlerindeki retina tabakası, her şeye karşı hassastır. Bu sebeple yüzlerinin yarısını kaplayan güneş gözlüklerini, gece gündüz takmaktan geri kalmazlar. Ciltleri de aynı hassasiyetten dolayı fondötenle kaplıdır.

İnsanımsu, cep telefonuyla beslenmediği anlarda (yani günde 3-5 dk), popüler kitaplar okuyarak kişisel gelişmektedir. Okuduğu kitaplar, süpermarketlerde sepetlerde satılan, “bu kadar para verecez, bari en kalınını alalım” diyenlerin aldıkları kitaplardandır. Benim dün gördüğüm İnsanımsu, süpermarketlerin baş tacı olan Sır diye bir kitap taşıyordu yanında. Birkaç satır okuduktan sonra, gözleri kısıp kısıp, evrene SMS atıyordu sanırım. Allahtan beş dakikadan fazla cep telefonundan ayrılamadığı için evreni kirletmeyi sürdüremedi. Tahminlerime göre duası ya da mesajı şöyleydi:

“yaa beaann o kotuuu istiommm taam mı, choq kuuulll, bana gönderiyosunnn eavvrenn taammm mı”

Bunları, gördüğünüz yerde vurabilirsiniz veya yetkili mercileri arayarak ihbar edebilirsiniz. Kendinizi düşünmüyorsanız, masum yavrularınızı düşünün. Hadi, hayırlı şiddetler, pai pai !

24 Mart 2010 Çarşamba

Ne İnkar, Ne İtiraf Bu, Yalnızca Spam :)

video

Bir iş seyahati sebebiyle, evimden çok uzaklarda yalnız bir kovboy olacağım yine :) Ben yokken buraları boş bırakmayın, profil resmimi sulayın, şiirimi ezberleyin, bir cheesecake yapın, pazar günü pikniğe gidin, gönül yaylarınızı gevşetin. Arada bir de videodaki ufaklığı mıncık mıncık sevin. Ben de istiyorum bu veletten yaaa, yok böyle tatlı bişey.

Behlül kaçar , pai pai :)

22 Mart 2010 Pazartesi

Bir Türk'ün Fotoselle İmtihanı

Fotoselle ilk tanışmam, vardiya mühendisi olarak çalışmaya başladığım ilk işyerimde olmuştu. Gecenin bir saatinde, Tasmanya Canavarından hallice bir makine operatörü (biz o zaman işçi diyorduk, iyiydi) bana gelip “makine arızaya geçipdurur, fotoserleri yimiş olabilir” demişti. Gece vakti ayakta olmaya, çalışmaya ve hatta karar almaya henüz alışmaya çalışan, gencecik, güzel (pehhh, konuyla ne alakaysa) bir mühendistim o zamanlar. Fotoser de ne ola diye düşünüp, bir yandan da üretimdeki aksamaya son verecek bir karar almaya çalışıyordum. İşte fotoselle o gece tatsız bir şekilde tanıştık. Kimbilir “otomatik kontrol” dersinin istisnasız sıkıntıdan patlatan hangi seansında hocamız anlatmıştı da ben kaçırmıştım. Yaaa görüyorsunuz dimi, “gerçek hayatta ne işimize yarayacak bu hocam” nidaları boşunaymışşş, meğersem bir geceyarısı, içeride sıcaklık 50-60 C iken bir eleman gelip, “fotoser”i taaa hayatımızın içine sokabilirmiş. Fotosel sorununu o gece bir şekilde çözmüştük. Bu aptal aletin, kendisini pek akıllı sansa da, kafasına bağlanan bir örtü ile evcilleştirilebilir olduğuna şahit olmuştum. Yok yok korkmayın, meseleyi türban sorununa bağlamayacağım. Şu saatte bana velev ki çağrışım yaptıracak bir konu en son istediğim şey olur. Evden uzak, cehenneme direk !

Sonraları fotosel hayatımıza iyiden iyiye yerleşti sevgili okur. Elektrik tasarrufu sağlamak için fotoselli apartman otomatını keşfeden apartman Sabri beyleri sayesinde, günlük hayatımızın bir parçası oldular. Bir gün sosyetik bir mahalleden ev alan arkadaşlara hayırlı olsun demeye gitmiştik. Evlerinin ışığı yanmıyordu ama apartman kapısına yaklaşınca giriş kapısı lambası yanınca, okuduğum onca yılı inkar eder bir salaklık içerisinde, “aaaa bak evdeler demek, bizi görünce dış lambayı yaktılar” dediydim. Tuuuuuu senin mühendislik diplomana, okula niye gittin sen evladım ??? Bir gün itiraf edecektim bunu ama işte şimdi söylüyorum. Evet evet kabullll, bu cümleyi ben kurdum. Saf bir insanım, temizim, içimde ne varsa söylerim.

Sonra bizim apartmana da takıldı bu zımbırtılardan. Ama giriş kapısındaki körolmayasıca lamba, ne kadar hareket edersen et yanmıyordu. Tek çözümü, Nesrin Topkapı@bizim apartmanın giriş kapısı şeklinde kıvır kıvır kıvırmaktı. Nasıl psikopat bir sensörse o, kapıda iki göbek attırmadan sokmuyordu içeri. Bazen rastladığımız bir komşuyla beraber karşılıklı göbek attığımız oluyordu. Hiç unutmam bi seferinde horona durduk da gene yanmadıydı. Apartmana girdikten sonra kendi katımızdaki fotosel de bizi canımızdan bezdirmişti. Bir gün dışarı çıkacağım, kapıyı kilitlemem gerek ama fotosel devreye girip de lambayı bir türlü yakmıyor. Ben de yüzüm kendi kapımıza dönük vaziyette iken, bacağımı kaldırıp (bakınız resim) fotoseli harekete geçirmeye çalıştım, bir yandan da kapıyı kilitliyorum. O sırada pat diye karşı komşu kapısını açmaz mı??? Bir de fotosel devreye girip otomatik yanmaz mı??? Ben kalakaldım, özenip de 20 yaşında baleye başlayan Yarmagül gibi ortada. Komşu o günden beri bizle görüşmüyor, haklıdır, sorumluluk sahibi insandır.

Bu lanet şeyleri tuvaletlere (bildiğin tuvalet, lavabo değil beybi, lavaboya çiş yapıyorsan başka tabi !) koydukları gün bittiğim gündü. Bir de süreli olanları var ya bunların. Allahım hiç kimseyi tam o anda karanlıklarda koymasın, insanın aklına gelir bir sürü Alacakaranlık Kuşağı hikayesi. Neyse ki elimi kolumu sallamayı akıl ediyordum da yarım aklımı bir tuvalette bırakıp çıkmamın önüne geçiyordum. Evet sayın tuvalet sahipleri, lütfen fotosellerinizin süresini uzatın, henüz 5 sn’de ihtiyacını görüp çıkabilen bir insan evladı dünyaya gelmedi. Bir de nereye pozisyonluyorsanız artık bunları, bizi görmemezlikten geliyor sonra. İçeride istediğin kadar kıpraşsan da yanmıyor.

Bu benim başıma gelmedi ama gelebilirdi de :) Tek şansım, o teyzenin benden sadece 20 sn önce elini yıkamaya gitmesiydi. Bir AVM’nin tuvaletinde, teyze elini uzattı musluğu açmak için ama ortada açılacak bir baş yoktu :P Teyze bir sağa doğru süzdü bakışlarını, bir sola doğru ama çakamadı durumu. “Musluk da bozuk sanırsam” diyip yan lavaboya seğirtiyordu ki, birisi durumu açıkladı teyzeye. Ben de hiç bozuntuya vermedim, doğduğumdan beri fotoselli lavabolarda el yıkayan bir Paris Hilton kişisi gibi gururla uzattım ellerimi fotosele…

Yıllar geçse de ben hala alışamadım bu işe. Fotoseli icat edenleri kınıyorum ve onları aç karnına ve de geceyarısı Vedat Milor’un programının tekrarına rastlama laneti ile cezalandırıyorum. Ağızlarınızın suyu aka aka sürünün emiiiiiii, Vedat amca kebapları götürürken ekmek arası peynire talim edin emiiiiii .

Fotosel yandı, yazı bitti !

20 Mart 2010 Cumartesi

Ödül Olayı :)

Selam kızlar ve kızlar :) Nihayet eve döndüm ama bu haftasonunu eğitim olduğu için çalışarak geçiriyorum. Yeni yazı fikirleri kafada 1500 oldu ama oturup da yazacak halim yok vallahi. Uyumakkkk, uyumakkk, sonra uyanıp bi daha uyumakkk istiyorum :P

Sevgili Casminella bana bir ödül vermiş :) Kendisine çokkkk teşekkür ediyorum. Her zaman güzel yorumlarıyla destek veren arkadaşım, bu kez de bir ödülle beni mutlu etti. Blogu yazmaya farklı niyetlerle başlamıştım ama su akıp zaman içinde yolunu buldu ve yazılacaklar kendini belli etti. Bu halini ben de daha çok sevdim, kendimi seviyorum ben yahu, datlu bir insanım sonuçta :) Evet evet itiraf ediyorum, bu ödül beni şımarttı, halktan kopardı hemen. Şimdi itinayla titreyip kendime dönüyorum ve ödülün şartlarını yerine getiriyorum. Bugün 8 saat şartlar hakkında eğitim verdikten sonra, 24 saat içinde, şart kelimesini cümle içinde tekrar kullanacağımı hiç düşünmemiştim, ohhh God, you are great :) İngilizce yazan arkadaşlara da özeniyorum vallahi, ama kreativ olmak için ben bundan sonra Rusça yazacağım blogu :) Görrrrmemişin yabancı dili olmuş, sağa sola "kak dela" yazmış :P Ahh bu arada Rusça da yarım kaldı yav, bi ara şeyedeyim ben oni...

Ödülün şartları şöyledir:
  • Ödülü verene teşekkür ediyoruz (her nazik human being'in yapması gerektiği gibi, vayyy İngilizce'de son nokta !)
  • Ödülü verenin linkini veriyoruz (I have already done babe :P )
  • Ödülün logosunu bi güzzel ekliyoruz. (Pek güzelll, pek güzelll)
  • Yedi kişiyi ödüllendiriyoruz. (Yoksa kızılderili laneti olabilir, eviniz yanabilir, blogunuz haklanabilir ya da hacklenebilir, it depends on yuuu diyom beybi ) (Bu son cümle parçacığı gerçekten söylenmiştir, yanımda oldu valla)
  • Linklerini veriyoruz ödül sahiplerinin.
  • Ödül verdiklerimize müjdeli haberi veriyoruz. (Hüstın vi hev e pıraplım)
  • 7 ilginçliğimizi yazıyoruz, ben bu ödevi önceden yapmıştım, yupiiii yupiii
Ta taaaaa, işte Oscar goessss to :

  1. Buzdan Hayaller
  2. Dereotundan Nefret Eden ama Dünyayı da Kullanan Man (Kendisi daha önce de aynı ödülü aldı ama olsunnn, bu da Arzu ablasından :P )
  3. Peren (Oyuncak evin güzel prensesi)
  4. Birsel ve İrem
  5. Serap (Sünger Bob pastası beni benden aldı :) )
  6. La Loba (Çok güzel blog, seviyorum okumayı)
  7. Utanıp da artık bloguna yazı eklemesi için İpek :)
İşte böylece bir ödül töreninin (daha) sonuna geldik. Şimdi gideyim de ödülün tadını çıkarıp biraz uyuyayım.

Arzu kreativ ama yorgun :) Pai pai ve hatta paka paka !

15 Mart 2010 Pazartesi

Mola

Bir hafta kadar gurbet ellerde olacağımdan dolayı, kısa bir ara veriyoruz. Ödevlerinizi yapın, uslu uslu oynayın, gece yatarken dişlerinizi fırçalayın, sevgilinize sık sık sarılıp seni seviyorum bebişim diyin, haa bi de beni özleyin, tamam mı :) Pai pai

13 Mart 2010 Cumartesi

Mim : Üçlemeler

Kısacık blog hayatıma sadece bir mim sığdırmış, tazecik bir blogger olarak kendi mimimi (vayy kelimeye bak) kendim yapmaya karar verdim. Mimimiz (bu da iyi oldu), sevdiğimiz ve sevmediğimiz üçlemeler üzerine... Bu vesileyle blog arkadaşlarımdan, İzlandik, Okan, Peren, Depresan, Nazife, Casminella, tembel arkadaşım İpek ve İzzet 'i mimliyorum. Kaçar tane yazmak isterseniz yazabilirsiniz, önemli olan sayısı değil işlevi :P Açılışı ben yapayım :)

Önce sevdiğim üçlemeler gelsin:

Kanepem – TV kumandam – bordo puf yastığım: Tüm işlerimi bitirip uzandığımda, kanepeye yayılır, yastığıma gömülür, kumandalar elimde bir güzel keyif çatarım. Evet itiraf ediyorum, ben oturamayanlardanım yani ayakta değilsem eğer, oturamam efendim, yatıp uzanmayı severim.

Datça – Bal – Badem: Güneye tatile gidip de gitmemiş gibi sakin sakin tatil yapmak Datça’da olmak demektir. Datça’da olmak da, taze bademi hamuduyla götürmek ve sabah kahvaltısında bala yumulmak anlamına gelmektedir. Taze bademin tadını bilenler, beni anlayacaktır, Allah affetsin.

Ekincik Koyu – Ekincik Pansiyon – Yaz Portakalı : Tatil demek Ekincik demek, Ekincik demek Ekincik Pansiyon demek ve de yazın ortasında mis kokulu yaz portakalı yemek demek. Portakal ağacında, yeni açan portakal çiçeklerinin arasında, geçen yıldan kalmış muzip portakalları sobelemek ise en keyiflisi. Off yine özledim.

Trabzon – Denizli – İzmir: Gönlü çocuk, bedeni yetişkin delilerin diyarı, memleketim Trabzon. En uzun süre yaşadığım, hem sinir olup hem de ayrılamadığım kent, Denizli. Okuduğum, keşke her şehir bu kadar medeni olsa dediğim, baba ocağımın olduğu şehir, İzmir.

Hayko Cepkin – Metallica – Şebnem Ferah : Çölde vaha, rock müzikte deha, Siren’le beni deli eden Hayko ! Metal müziğe başlamamı ve hiç bıkmamamı sağlayan Metallica ve ve ve yüzümüzün akı, kapıyı tıklasa dinlenir nitelikteki Şebomuzzzz.

Kısır – Marul – Kısırı Seven Koca : Yemek yapılamayan günlerin kurtarıcısı, giderek daha güzel yaptığım kısır ve yanında marul, offfff. En güzeli de kısırı seven bir eşşşşş :D Kendisinden çok az bulunur, nadidedir, başımızın üstünde yeri vardır.

Annelerim – Babalarım – Kardeşlerim: Bu konuda çok şanslıyım, teşekkürler Tanrım !

Trabzonspor – Trabzonspor berem – Kendi ellerimle ördüğüm formam: Gururumuz, hayat felsefemiz, efsanemiz, her ne koşulda olursa olsun deliler gibi sevdiğimiz takımımız. Akıllı uslu bir genç kız iken, taktığım anda beni bir fanatiğe dönüştüren berem. İmkansızlıklar sebebiyle, bir yaz tatilinde üşenmeden ördüğüm 8 numaralı formam :) O zaman store vardı da almadık mı hemşerim :P

Muzlu Nutellalı krep – vişneli cheesecake – zayıflama çayı : Bir günah gibi, istedim seni, kimse görmedi, seni yediğimi :) Ahhh Tanrım, madem çok kaloriliydi, bu nutellayı niye yarattın ? Bunları bir araya getirip bomba yapmayı bize niye ihsan eyledin Yarabbim? (Zayıflama çayı, bu iki bombanın yarattığı suçluluk duygusunu bastırmak içindir, yoksa konuyla aslen ilgisi yoktur.)

Cold Case – CSI:NY – Desperate Housewives : Her bölümün sonunda istisnasız zırıl zırıl ağladığım bir dizi Cold Case. Finalinde mutlaka hüzünlü bir şarkı çalar ve o şarkıdan birkaç mısrayı aklımda tutup, her bölüm sonrası internette arayıp bulurum. İnsan polisiye dizide ağlar mı yahu demeyin, vallahi bir değil, iki değil, hormonal bir şey hiç değil. Bildiğin ağlamak işte. CSI:NY’un ise kullandığı teknolojilerin hastasıyım. Yerde mesela bir kıl bulurlar, o kıl da örneğin sadece Antalya’nın Datköy kasabasında (şaka yapmıyorum valla, var böyle bir kasaba) yetişen Kılıs Tüyüs bitkisinden elde edilebilir. Bu arkadaşlar, bunu tespit ediyorlar, ben de inanıyorum hemencecik. Sonra bizim polisiyelere bakınca, mesela Arka Sokaklar, olay yeri incelemede, maşallah bizim ekipler elini kolunu sallaya sallaya dolaşır. Delile gerek duyulmaz, bu Burhanettin’i hiç gözüm tutmadı komiserim şeklinde gider olay. Çılgın ev kadınlarına gelince, izlemeyen bilmez, bu dizide her şey vardır. Aşk, entrika, cinayet, komedi, dram…

Mor renkli vileda sapı – BP’den alınan su bardağı – Colgate’in hediyesi kalemlik: Vileda sapı hayatımı kolaylaştırıyor, üst katımızda oturan ve henüz evriminin 3. safhasında (öküzden 2 nesil geri) olan saygıdeğer komşumuz gürültü yaptığında, alttan dürtmeye yarıyor. Benzin aldığımızda verdikleri bardak da süper bişey. Onunla keklerin ölçüsü çok güzel tutuyor, ahhh işte o güzelim keklerimin sırrını açıkladım :). Bir de Colgate aldığımızda bir tane tahtadan şirin bir kalemlik vermişlerdi, resimdeki kız. Ona bakınca gülesim geliyor, iyi oluyor.

Gyuli Çkimi – Tsira – Ka Tun Mita Xendasoç: Sevgili Kazım Koyuncu’nun birbirinden güzel şarkılarından en sevdiğim üçlü… İkisi deli gibi ağlatır, sözleri anlamasanız da içinizi parçalar. Sonuncusu ise muziptir, dilinize dolanır, bir bakarsınız ki ezberlemişsiniz.

Leman – Penguen – Gırgır: Eşim sayesinde okumaya başladığım ve 15 senedir hafta sektirmeden alıp okuduğum Leman, ondan koparak hayatına başlayan ve çok sevgili Metüst’ün varlığı sebebiyle almaya başlayıp vazgeçemediğim Penguen ve yıllar sonra yeniden hayatımıza giren Gırgır. Penguen’in bu haftaki sayısını okurken çok çok üzücü bir haber aldım, Kaan Sezyum eşini kaybetmiş geçen hafta :( Eşi için öyle güzel şeyler yazmış ki, tam bir mizahçı diliyle… Dün gece çok üzüldüm, offf kötü işte nerden bakarsan bak.

Sünger Bob – Denizyıldızı Patrick – Dr. House : Üçüne de aşığım. İlk ikisi salak ötesi, üçüncüsü aşırı zeki. Beğenimin bu denli uçlarda olması, ya benim dengesizliğimden, ya da Bob ve Patrick düşündüğümün aksine çok zeki. Ben dengesizim !

Kaktüsüm – Pembe defterim – Rengarenk CD kaplarım: 3 aydan uzun süre yaşatmayı başardığım tek canlı kaktüsüm oldu. Uzadı gitti kerata, epey bir boy attı. Baktıkça gurur duyuyorum kendimle. Benim bitkim böyle olmalı işte, dayanıklı olmalı :) Pembe defterim de çok şeker, ona yazı yazmayı çok seviyorum, hiç bitmesin hiçççç. CD kaplarını da geçenlerde aldık, çok güzeller. Masamın üzerinde onlara baktıkça içim açılıyor. (Hadi hadi durmayın söyleyin, delisin diyin)

Simit – 2. simit – Çay: Tek simit asla yetmez :) Yanında çay olsun, başka da bir şey istemezzzz !

Disko Kralı – Medya Kralı – Muhabbet Kralı: Hamilelik çok yakışmıştı Okan’a, bebekten sonra da çok tatlı, çok yumuş yumuş biri oldu. Seviyorum onu.

Limonlu Ice Tea – Narlı Soda – Vişne, Soda: Sıcak yaz günlerinde hayata bağlayan üçlü limonlu ice tea (Lipton olacak), narlı soda ve vişne soda. Buzlukta soğutulmuş bardakta içilir, içeni kendine getirir, buz gibidir, süper bir şeydir.

Gelelim sevmediğim üçlemelere:

Üçleme filmler: Tek filmde sıkın kardeşim canımızı, ne bölüyorsunuz üçe! Bir de hep garip isimler, yumurta, süt, mavi vs vs.

Rasim – Ozan – Kütahyalı: O kadar ses tek kişiden çıkıyor olamaz

R. – B. – Bitmek Bilmez Darbe Korkuları: Yorumsuz !

Hapşırık – Nefes Darlığı – Kaşıntı: Baharın habercisi, gece uyutmayan, sabah uyandıran hapşırık serileri ! Deodarantın kokusundan bile daralan bir nefes. Piknikte çam ağaçlarından uzak durmayı gerektiren kaşıntı. Offf oynamıyorum yaa, bana ne bana ne.

Ütü Yapmak – Toz Almak –Bulaşık Makinasını Boşaltmak: Çamaşır yıkamayı seviyorum ama ütülemeyi hayırrrr ! Yerleri bıkmadan silebilirim ama toz almayı hiç sevmiyorum. Bulaşık makinesını boşaltmak da çok gıcık bir eylem, keşke çift makina olsa, boşaltmaya gerek kalmazdı o zaman.

Pis İnsanlar – Karaktersiz İnsanlar - Yalancı İnsanlar: Yıkanmayı gereksiz bulan, pis kokularını saça saça ortalıkta dolaşan insanları sevmiyorum. Duruma göre renk değiştiren, omurgasız insanlar ve de tek ayak üstünde hikaye yazan yalancılar, sizi sevmiyorum!

Beşiktaş’ın Yabancıları – Yorum Yapamayan Futbol Yorumcuları – Tv’deki Spor Haberleri: Beşiktaş’ın aldığı yabancıların ismi piskolocimi bozuyor sayın okurlar, Tello, Bobo, Delgado, Ferrari, Fink, Ernst, şaka gibi yahu. Yorumsuz yorumcular ise, gereksiz yer işgal eder, gürültü kirliliği yaratır, futboldan tiksindirir, alıp başınızı uzaklara, Güney Afrikalara gitme isteği uyandırır. Ahhhh gidemiyoruz ama dimi, ah Fatih hoca ahhhh, çok ahımızı aldın bilesin. Spor haberlerine de çok tepkiliyim, ortalama 20 sn süren bu “tek hücreli bülten parçacıkları” şu içeriktedir: “Fenerbahçe antreman yaptı, Beşiktaş düz koştu, Galatasaray kongre kararı aldı”. Bitti !

Benimki bitti, hadi sizi de Allah kurtarsın, ödevleri ihmal etmeyin oldu mu kuzucuklarım :))

12 Mart 2010 Cuma

Yitik Adanın Öyküsü : Biz de Kopup Gitsek ...

Okuduğum ilk kitabı "Körlük" idi ve beni oldukça etkilemişti. Bir kitap alışverişi sırasında, diğer kitaplarına gözatmış ve "Yitik Adanın Öyküsü" ile "Görmek" adlı kitaplarını seçmiştim. Birkaç ay kitaplığımda bekleyen kitapları geçen hafta okumaya başladım. Yazarın hayal dünyası öyle farklı işliyor ki, konularını okuduğunuzda hemen sarıyor insanı. Kaldı ki ben kendisini okumakta zorlananlardanım. Paragrafları ve konuşma çizgilerini kullanmayan bir yazar ve benim gibi aklı beş karış havada okuyanlar yani "hıııı ne ne ne yani, bi dk bi dk" şeklinde algılayan sıkılgan okurlar için zor eserler üretmiş. Ama bitirdim işte bir kitabını daha, Yitik Adanın Öyküsü'nü biliyorum artık.

Şöyle yazıyor arka kapakta:

"İber Yarımadası, açıklanamaz bir şekilde, Fransa'da oluşan bir çatlakla Avrupa kıtasından ayrılır. Yarımada taştan bir sandal gibi yolculuğuna devam ederken beş kişi mucizevi bir şekilde bir araya gelir: Toprağa karaağaç dalıyla bir çizgi çizen Joana Carda, yerin sarsıldığını hisseden Pedro Orce, bir sığırcık sürüsü tarafından takip edilen José Anaiço, son derece ağır bir taşı denize fırlatan Joaquim Sassa ve tavan arasında bulduğu bir çorabı sökmeye başlayan Maria Guavaira. Bu insanların her biri, Yarımada’nın anakaradan kopuşunun, kendi davranışlarının bir sonucu olduğuna inanır. İki atla bir köpeği de yanlarına alarak çıktıkları yolculuk, onlara hem kendileri, hem birbirleri, hem de yaşam hakkında pek çok şey öğretecektir."

Hikaye gördüğünüz üzere son derece ilginç. Bahsi geçen coğrafyanın ve kültürün yabancısı olduğum için isimleri aklımda tutmak ve tarihi olaylara yapılan atıfları anlamak kolay olmadı. (Evet, bu cümleden sonra blog yazarının bir idiot olduğu, hadi Arzu hadi, kendine salak demekten çekinme kızım :P , anladınız zaten, evetttt ) Okuduğum her iki kitabında da yazar, insanların yaşantılarını etkileyen toplumsal olaylarda verdikleri tepkileri ve insana özgü davranışları çok isabetli şekilde ifade etmiş.

Kitaplardan cümle seçen ve altını çizen biri olamadım hiç, o kadar derin okuyamayışımdandır belki ama şu cümle, okuduğum andan itibaren aklıma takıldı kaldı:

" Olma ihtimali olanların tarihini kim yazacak ? "

Sizce?

11 Mart 2010 Perşembe

Deprem mi Oldu?

Elazığ'da meydana gelen depremden sonra, haber kanallarından birinde, depremzede ailelerden biriyle yapılan görüşmeyi izledim. Muhabir tüm acarlığıyla soruyor:

Muhabir: Depremde neleri kaybettiniz?
Depremzede: Evimiz yıkıldı, 3-5 küçükbaş hayvanımız vardı, onlar da telef oldu
Muhabir: Deprem önceki yaşantınıza dönmek için devletten beklentiniz nedir, size ne versin?
Depremzede: :S Depremden önce yaşantımız yoktu ki ! İş yok, sigorta yok, (kocasını göstererek) bunun zaten belinde fıtık var, zaten birşeyimiz yoktu ki, ne isteyelim devletten !!!

Hani bu diyalogu duymasak da manzara aşikar ama bu sözleri kerpiçten yuvası başına yıkılan ve sahip olduğu "hiç"leri de kaybetmiş bir kadının ağzından duyunca irkildim ve kalakaldım orada. Kadının tüm hayatı zaten deprem gibi, her günü deprem sonrası gibi... Akşama ne pişirsek şımarıklığındaki bizlere ders verircesine, akşama yiyecek lokma bulmanın telaşındaki bir hemcinsim. Belki yaşıtım belki de küçük benden ama göz kenarları çoktan kırış kırış olmuş. Deprem gibi hayatında, bir başka depremin izlerini silebilmenin derdinde.

Sahip olduklarımın utancıyla ...

7 Mart 2010 Pazar

Biz Size Vuruyor muyuz?

8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun. Kıymetimizin bilindiği, eşit işe eşit ücret aldığımız, dayak yemediğimiz, namus ve töre adı altında katledilmediğimiz, saçımız, kılığımız kıyafetimiz üzerinden siyaset yapılmayan, dış görünüşümüzle değerlendirilmediğimiz, her daim 25 yaşında ve sıfır beden gözükmeye zorlanmadığımız bir dünyanın özlemi içindeyiz.

Sayın erkekler, haddinizi bilin, adam olun. Biz size saygımızı eksik ediyor muyuz? Evlenir de hamile kalırsınız, veriminiz düşer diye işten çıkarıyor muyuz? Erkekler kravatını şöyle bağlasın diyor muyuz? Göbeğinize, bakımsız hallerinize laf ediyor muyuz?

Hele söyleyin bana, biz size vuruyor muyuz ???

6 Mart 2010 Cumartesi

Bihter Yorgunluğu ve Pelin Batu Tipi Vücut Atması

Blogumuz her konuda sizlere hizmet etmeye devam ediyor. Bugün itibariyle sağlık köşemiz de hizmete açılmıştır. Lütfen sorunlarınızı doktorumuz sayın Arzu İmörcinsi’ye iletmekten çekinmeyiniz.

Köşemizin ilk konusu Bihter yorgunluğu sayın okurlarımız. Genellikle Mart ayıyla birlikte başlayıp Haziran başlarında sona erer, yani mevsimseldir. Halk arasında “bahar yorgunluğu” olarak da bilinir. Sabahları uyanma zorluğu, geceleri tavuk misali erken yatma güdüsü ve gün içerisinde de passiflora ile sakinleşmiş bir modda gezinme şeklinde kendisini gösterir. Ancak grip virüslerinin her yıl evrilmesine benzer şekilde, bahar yorgunluğu mevsimsel olmaktan çıkmış, tüm yıla yayılan bir rahatsızlık haline gelmiştir. Tıp dünyası bu duruma artık “Bihter yorgunluğu” adını vermektedir.

Malumunuz, Aşk-ı Memnu dizisinde; evin hanımı Bihter, sabahtan akşama kadar evin salonuyla yatak odası ve Behlül’ün odası arasında zaman geçirmektedir. Ne yemek, ne çamaşır ne de bulaşık derdi olmayan Bihter, çok sık yorulmakta ve odasında dinleneceğini söylemektedir. Hiçbir halt etmediği halde bu kadar yorulmasının sebebi anlaşılamamaktadır. Üstelik hastamızın suya karşı aşırı bir afinitesi vardır. Dinlenme seanslarının en önemli parçasını küvette, kafayı suya sokmadan yatmak ve bu esnada Behlül insanını plaket büyüklüğündeki cep telefonuyla taciz etmek oluşturmaktadır. Günde beş posta kıyafet değiştirmek de semptomlar arasında yer almaktadır.

Eğer sizde de benzer belirtiler varsa; işte size rahatsızlığınızın kök nedeni ve önerdiğimiz tedavi. Ziyagil köşkünün pencereleri hiç açılmamakta ve içerisi havasız kalmaktadır. Pencereler en son Nesrin ile Laz balıkçının nişanında açılmış ve sonrasında derhal kapatılmıştır. İçerideki oksijen miktarı az olması, Bihter’in kendisini halsiz hissetmesine neden olduğu gibi Adnan Ziyagil’in de çıkan boynuzlarını bir türlü fark edememiş olmasına sebebiyet vermektedir. İkinci sebep, Bihter’in aşırı derecede duş almasıdır. Tahminimiz odur ki, Bihter’in el ve ayak parmakları 24 saat boyunca büzük büzüktür. Yani vücudu aşırı derecede su kaybetmektedir. Yakında ayak parmakları arasında perde oluşma ihtimali bulunmakta, zaten her daim paytak paytak yürüyen Bihter’in genlerinin, dehidratasyon sonucu mutasyona uğradığı düşünülmektedir. Sürekli cep telefonuyla Behlül’ü taciz etmesi de, “huzursuz parmak” sendromunun bir sonucudur. Günde beş posta kıyafet değiştirmesi ise psikosomatik bir hastalıktır. Kendisini boşlukta hisseden Bihter, kıyafet değiştirerek iş yaptığına inanmaktadır. Oysaki fizikte şöyle bir kural vardır: Her hareket iş değildir beybi !

Burada tavsiyemiz, Bihter’in derhal KPPS’ye başvurması, gerizekalı üvey kızı maloş Nihal’le birlikte sınava hazırlanmasıdır. Tedavi sürecinin en önemli parçası ise, köşke sadece sabah 10.00 – 12.00 saatleri arası su verilmesi olacaktır. Bu esnada köşkün pencereleri açılacak ve ev havalandırılacaktır.

Bugün ele alacağımız bir diğer hastalık da Pelin Batu tipi vücut atması sayın okurlar. Genellikle 30 yaş altı entellektüel kadınlarda görülen bu hastalık, uzun süre aynı pozisyonda oturulduktan sonra, birden bire irkilerek kendine gelme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yetmiş milyona rezil olma gibi sonuçlar yaratabilmektedir. Hastalığın semptomları arasında, poponun feci şekilde uyuşması, boyun tutulması, ağızdan salya akması ve vücut atana kadar geçen sürede gözde çapak birikmesi yer almaktadır. Bu hastalığın halk dilindeki adı “oturduğun yerde uyuyakalmaktır”. Pelin Batu’nun yönettiği tüm tartışma programlarında dekor şeklinde sessiz ve hareketsiz durması sebebiyle, vücudunda kalıcı bir hasar oluştuğu düşünülmektedir.

Vücut atması sorunu yaşayan herkese tavsiyemiz, uzun süre oturacaksanız eğer, her yarım saatte bir sandalyeden hafifçe doğrulmanız ve tatoşları havalandırmanız ve mümkünse bir bacağınızı altınıza alarak oturmanızdır. Bacağınız uyuşmaya başladığında, ister istemez kendinize geleceğiniz için, vücudunuzun atmasına fırsat vermeden toparlanmış olursunuz. Son önerimiz de tarih dışında eğlenceli konular seçilmesi olacaktır. Tarih de uyutur adamı be hacı :D


İlk sağlık köşemizin sonuna geldik. Lütfen çekinmeden bize ulaşınız. Ancak bize Haydar Dümen muamelesi yapmayınız, valla utanmadan cevap yazarız, elaleme maskara olursunuz heee ! Hadi pai pai :D

4 Mart 2010 Perşembe

Posta Gazetesi Şiirleri - Bölüm 1 :)



Arzu Delibalta

Vatandaş , 36

12 dakikadır şiir yazıyor :))

Posta gazetesinde, amatör şairlerin “şiir”lerini gönderdikleri bir sayfa var. Şairlerin profillerine baktığımızda, genel olarak hepsinin en az 10 senedir şiir yazdığını görüyoruz. Okuyunca çok özeniyorum, çünkü benim şiire karşı hiç ilgim de yok, yeteneğim de. Bir oturup deneyeyim dedim, vallahi çok zor değilmiş. Seri yazmayı düşünüyorum, başlıktan da gördüğünüz üzere, maalesef :)) devamı da gelecek. Üzülmeyiniz efendim üzülmeyiniz, sanat sanat içindir, sanat halk içindir. Sanatıma saygı duyun, duymayanla bozuşurum, belli olmaz çok fena kafayı da takabilirim, garantisi yok :)


Sol Elim

Sen benim sol elimsin
36 senedir benimlesin
İlk başlarda pufidik pufidik bir eldin
Sonra nedense inceldin

Geçen gün yaktım seni sol elim
Biliyorum ki canın çok yandı
Çünkü ben de orada idim
Ama herkes yokum sandı

Sen benim için çok önemlisin
Copy paste yaparken her şeyimsin
Paste yapana kadar tüm bilgileri sen tutarsın
Ama yapmamış gibi susarsın

Seni yıkadım bu sabah, sol elim
Yıkayınca mis gibi koktun
Öpesim geldi benim
Gören olur diye öpmedim

Klavyede caps lock’u senle açarım
Shift’e senle basarım
Tab tuşunu kullanırım
Sen olmasaydın ben ne yapardım

İşte böyle sol elim,
Sen benim gizli sevdamsın
Uydu kumandasını tutansın
Sağ elim senden utansın


Bir de akrostiş deneyelim:

Kim bilebilir şu an aklımdan geçeni

Utanırım söylemeye adını

Riyakarlık değil yaptığım

Adeta bir bilmece bu

Bilinmesi mümkün olmayan

İhtimal var mı seni görmeye

Yine eskisi gibi olabilmek birlikte

En güzel şey sensin tarçınlı kurabiye!

Gözünün kulağınız bende olsun efendim, pek yakında serinin 2. bölümü de yayında olacak. Pai pai