29 Aralık 2010 Çarşamba

Mezun Olduk Çok Şükür

Beş senedir iliğimizi kemiğimizi kurutan, ulan yeter be yaprağınıza dedirten Yaprak Dökümü'nden bu gece mezun olduk çok şükür. Beş sezonun en tırt bölümleri geçen haftaki bölümle, final bölümü oldu. Sedef'in evlenme etkinlikleriyle şişirilen iki bölümde içimize fenalık geldi resmen. Ali Rıza Bey'in ölmesi ve Ferhunde'nin cici babası dışında bir sürpriz olmadı. Gişede bilet kesen Matmazelle, çalgıcı Süleyman Efendi'yi atlamadık tabi :)

Aslında dizide henüz yeterince aksiyon yaşamamış karakterler kalmıştı. Ayşe'nin psikopata bağlaması temalı bir 10 bölüm daha şişirilebilirdi. Neyse yavrucak manyak olmadan dizi bitti. Trabzon iyi gelir Ayşe'ye ama kötü haber, Trabzon'a tren gitmiyor maalesef :)

Dizinin son bölümünde Fikret'in hala kıskanma triplerinde olması sinir bozucuydu. Necla'nın saçları her zamankinden kabarık, kot pantolonu ise yine daracıktı. Bebek haberinin eşiyle arasını düzeltmesini bekledim (tipik hamile duygusallığı :) ) 29 Aralık günü, İstanbul'da herkes mantolu paltolu iken, zavallı Sedef'in omuzlarına bir şal bile verilmemesi de ilginçti doğrusu. Şevket'e veda yemeği sahnesindeki çiğ köfteye dibim düştü ama daha en az 2 sene yasak tabi.

Benim final bölümünde beklediklerim şunlardı:

  • Fikret, içindeki duygulara yenilerek, Sacide'nin çalıştığı barda şarkıcı olarak işe başlayıp kadının ayağını kaydırır.
  • Tahsin, zam şampiyonu domates sayesinde iyi para kaldırır, Erman Toroğlu'nun izinden gitmeye karar verip NTVSpor'a yorumcu olur.
  • Necla'da trilyonda bir görülen bir çeşit saçkıran hastalığı çıkar ve tüm saçları dökülür. Yumurta kılıklı kocası, boynundan eksik etmediği atkı ile Necla'yı boğar ve Oğuz'la aynı koğuşa düşer.
  • Leyla'ya aniden bir zeka gelir, ÖSS'ye girer, adı kopya skandalına karışır. Ali Rıza Bey bir kez daha kahrolur, kirpiklerine de felç iner.
  • Şevket tam tahliye olacakken, babası için tuttuğu günlükler yanındaki jandarmanın ayağına düşer, bu ani hareket karşısında şaşalayan jandarmanın belinden düşen tabancası ateş alır ve ateşlenen tek kurşun önce Şevket'i tatoşundan vurur, onu geçip Şevket'i almaya gelen Mithat Kara'nın keltoşuna saplanır. Şevket, ölüme sebebiyetten tekrar hapse geri döner. Böylece Şevket, Ali ve Oğuz aynı koğuşta buluşur.
  • Hayriye'nin Natali'yi canından bezdirdiği anlardan birinde Natali işi Kazıklı Voyvoda'ya bağlar ve Hayriye'yi merdivenlerden iter. Felç geçiren Hayriye, kocasının yanına yapılan bir yatakta yatarak cezasını çeker.
  • Ferhunde, İstanbul'daki tüm erkekleri tükettiği için aylar önce gündeme gelen Moğol erkeklerin Türkiye'den gelin alma talebini hatırlar. Moğolistan'a giden uçağa binen Ferhunde, yolda her ihtimale karşı iki işadamını ve pilotu da haremine alır.
  • Ayşe, dizideki tek mantıklı karakter olan Reyhan'a sığınır. Reyhan tayinini Darende'ye ister. Ayşe'yi de alıp oraya yerleşir.

Bunlar olaydı, bak bu final tadından yenmezdi. Neyse bitti gitti artık. Gene de tuhaf oluyor insan yahu. Her hafta göre göre alışıyor.

Hoşçakalın

26 Aralık 2010 Pazar

2010'un Muhasebesi


2010 geldi ve geçti bile. Bana daha çok mutluluk getiren bir yıl oldu ama tüm yönleriyle bakmak lazım. Bakalım o zaman !


2010'da beni en çok ne mutlu etti?


Tabiiii ki Ayşe'ye hamile kalmış olmak. Yıllardır beklediğimiz bebeğimiz, kuzumuz, annesiyle babasını bu yıl mutlu etmeyi seçti.



2010'da beni en çok ne mutsuz etti?


Bu yıl beni mutsuz eden tek şey dayımı kaybetmek oldu. En son çocukken gördüğüm dayım, aileden uzak ve kopuk yaşıyordu. Böyle hiçbir şey paylaşamadan, bir yabancı gibi hayatımızdan gitmesi beni çok üzdü.


2010'da neler / kimler canını sıktı?


İktidar partisi, onlar ne yapsa oy vermeye hazır olan yandaşları, candaş medyalarının taraflı haberleri, Baykal ve Sav'ın hala çekilmemekte direnmesi vb.


2010'da beni en çok ne güldürdü?


Ata Demirer'in Eyvah Eyvah filmine çok güldüm. Bir de Fener'in 2 dakikalık şampiyon kutlamasına bayıldım.

2010'da beni en çok ne korkuttu?

Henüz 8 haftalıkken Ayşe'yi kaybetme tehlikesi beni mahvetmişti. O korkuyla 4 ay kıpırmadan yattım. Çok şükür bitti, geçti.


2010'da beni en çok ne ağlattı?

Ege Üniversitesi aciline gittiğim iki gece ağladığım kadar hiç ağlamamıştım. Kasap gibi bir kadın doktorun, "bebek büyük ihtimalle düşer" diyip sanki bademciklerim şişmiş de ilaç yazıyor duygusuzluğuyla davrandığı o gece, 20 Temmuz gecesi, ağlamaktan harap olmuştum.

2010'da planlayıp da yapamadığım ne var?

Hamilelik olsa bile sonuna kadar çalışmayı ve aktif bir hamilelik geçirmeyi planlamıştım. Ama tek aktivitem evlenme programı izlemek oldu :) Bu arada yasal doğum iznim de başlamış oldu bu hafta. Artık raporluyum haaa :)

2010'da kendimde en çok neyi geliştirdim?

Her zaman sahip olduğum anne babam ve eşim için şükrederdim Allah'a ama bu yıl, özellikle hamile kaldıktan sonra, daha fazla şükreder ve dua eder oldum. Herşeye daha sakin ve olgun bakabiliyorum. Ayşe'nin varlığı geleceğe duyulan kaygıları artırsa da o kaygıları daha yürekli karşılayabildiğimi hissediyorum.


Önceden yapamadığım ama 2010'da başardığım birşey var mı?

Evde aşure ve mantı yapmak :) Yaptım valla.

2010'da en çok kime minnet duydum?

Bitanecik doktorum Eser Bey ve hemşireleri Şermin ve Gülsüm'e. İyi ki varlarmış...

2010'da en çok kimi dinledim?

Hayko ve Şebnem Ferah'ın yeni albümlerini hatmettim. Hayko hayranlığım malum, onu dinlemeye doyamıyorum. Bir de Shantel'in Disco Partizani'si. :) Ne zaman duysam kalkıp şakır şakır göbek atasım geliyor.

2010'da beni en çok kim / ne umutlandırdı?

CHP'nin başına Kemal Kılıçdaroğlu'nun geçmesi, Trabzonspor'umun şahane bir sezon geçirmesi, Mehmet Ali Birand'ın bir gün hatasız haber sunması ihtimali :)


2010'u nasıl bitireceğim?

Kısmetse eğer eşim o günü tamamen bize ayıracak, biraz AVM dolaşıp renkli vitrinlere bakacağız. Ayran eşliğinde zararsız bir yemek yiyip :) kendimi iyi hissedersem sinemaya gideceğiz. Kırmızı don giyip şansımızı deneyeceğiz. Milli Piyango çekilişini izleyip hiçbir şey çıkmayan biletimizi yine de 2-3 gün atmayıp saklayacağız. İkramiye kazanana imrenip, sonra da aman haydan gelen huya gider diyip unutacağız. O haftasonu kızımızın odası boyanacağından onunla ilgili hayallere dalacağız ve birbirimizi gülümserken yakalayacağız.


Evet,bir yılın daha sonuna geldik. Yapımda, yayında ve yaşamda emeği geçen herkese teşekkür ederiz.

24 Aralık 2010 Cuma

Tuhaflık Paçamdan Akıyor

Dün doktor kontrolümüz vardı. Malum şeker problemimiz vardı, ondan sebep her kontrolde açlık ve tokluk şekeri kontrolü yapılmaya başlandı. 1 aydır da diyet yapmaktayım. Diyet dediysem, öyle kibrit kutusu kadar peynir, 1 yaprak marul, 1 dilim salatalık gibi şok diyet değil. 2000 kalorilik diyabet diyeti uyguluyorum. Neyse efendim, kilomuza da bakıldı. Bundan sonrasına devam etmeden önce biraz geçmişe dair birşeyler anlatmam lazım ki, tuhaflık ortaya çıksın :)

10 yıl önce yaşadığım bir sağlık problemiyle beraber (polikistik over) hızla kilo almaya başladım. Bütün hormonal dengem altüst olmuştu. Hani nerdeyse eşimle beraber aynı berberde saç sakal traşı yaptıracak hale gelmiştim :) Hastalığın özelliğini bilenler bilir, hızla kilo aldırır, kilo alınca da hastalığın şiddeti artar. Üstelik de kilo vermek çok zordur. Tam bir kısır döngüdür yani. Neyse efendim, bu problem sebebiyle yıllardır kilolarımla ve birçok ek problemle uğraşmak zorunda kaldım. Doktor kontrolünde defalarca kilo vermeme rağmen hastalık geçmediği için hepsini geri aldım. Üstelik bu hastalık çocuk sahibi olmamı da engelliyordu.

Geçen Mart ayında artık bu sorunu aşıp çocuk sahibi olmak için doktorumuzun kapısını çaldığımızda ben yine en kilolu olduğum dönemlerimden birini yaşıyordum. Doktorun "zayıfla da gel şişko !" diyeceğinden emin şekilde gittim :) Şimdi ilk tuhaflığımız geliyor efendim : Benim bu hastalığin kendiliğinden düzeldiği ve tüm hormonlarımın olması gereken seviyeye geldiği tespit edildi. Bu sebeple doktorum kiloma hiçbir eleştiri yapmadan tedavisine başladı ve ilk denememizde çok şükür hamilelik gerçekleşti.

Sonraki dönemlere dair korkularım vardı, hamilelikte alınacak 10-15 kg benim için ve bebek için kötü olabilirdi. Bundan dolayı ürküyordum açıkçası. Ama ilk dört ayda yaşadığım problemler sebebiyle 3 kg vererek başladım hamileliğe. Üstelik de nerdeyse kıpırmadan sürekli yatmama rağmen. Şimdi ikinci tuhaflığımız geliyor: Her gün önce canının çektiği tatlıyı yapıp, sonra ona göre yemek uyduran ben, biran önce tatlıyı yiyebilmek için hızlı hızlı yemek yiyen ben, dört ay boyunca tatlıdan nefret ettim. Sadece sabahları bir çay kaşığı pekmez yiyordum zorla. Bu da kilo vermeme sebep oldu. Üstelik de hiçbir bulantı şikayetim olmamasına rağmen.

Sonraki 3 ayda kilo almaya başladım. Özellikle 6. aydan itibaren ayda 2 kg almak normal kabul edildiği için yaklaşık 10 kg civarında kilo alacağımı tahmin ediyordum. 1 ay öncesine kadar her kontrolde yaklaşık 1 kg civarı kilo artışım olmaya başlamıştı. Şimdi gelelim üçüncü tuhaflığımıza: Şu an 32. haftamızdayız ve ben son 1 ayın ilk yarısında sadece 200 gr alırken, son yarısında ise yaklaşık yarım kg zayıflamışım. Üstelik Ayşe'nin kilosu da maşallah tam olması gereken düzeye gelmiş, haftasıyla uyumlu yani. Şu an başlangıçtan bu yana sadece 6 kg almış durumdayım. Kısacası hamileliğin 8. ayında kilo veren bir şişko olarak :) soruyorum size, bu tuhaflık değil de nedir ?

Bu arada hepinizin önünde, kiviye hamile kalmış diye dalga geçtiğim Ebru Şallı'dan da özür diliyorum. Meğersem fazla kilo almadan da hamilelik geçirilebiliyormuş :) Aynı beslenme düzenini doğum sonrası da sürdürmeyi düşünüyorum. Tahminlerime göre 1 yıl sonunda ideal kiloma ulaşabilirim. Benimle aynı diyete talim etmek durumunda kalan eşim de kilo verdi :)

Hadi hayırlı traşlar ...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Sırada Harun Var :)

Sevgili Gizem'den hemen sonra Harun'dan bir mail aldım. Bu kez hazırlıklıydım ve gönderen kişinin adının "Harun Basur" olduğunu görünce çok da şaşırmadım. Sadece Gizem'in bolca kullandığı görsel öğeleri, Harun da kullanmış mıdır diye epeyce bir düşündüm. Hani kadın memesine bakmak neyse de, çok özel bir merakınız yoksa eğer, hemoroidli tatoş resmi sabah sabah pek iyi gitmezdi yani. Hadi bismillah deyip açtım maili. Çok şükür resimler görüntülenemiyordu.

Ürünle ilgili güzel bilgiler vardı. Ürünü tatoşuna sürüp çiğ köfte yemeye devam edebildiğini anlatan "Ahmet Yıldırım" bana biraz yalan gibi geldi ama neyse. Abim madem tatoş çıkışı arızalı, boğazına mukayyet olsana biraz. Bak Harun reklam eder seni böyle elaleme.

Sırada ne var merak ediyorum. Burhanettin Ereksiyonoğlu ya da Sanem Özkanama'dan da ürün önerileri gelecek diye tahmin ediyorum.

Bu arada, yılbaşı yaklaşınca hediye olayından dolayı bolca parfüm reklamı dönüyor TV'de. Hepsinin ortak özelliği, reklam filmi bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor. Dekor olarak dağınık bir yatak mevcut ve de ağzının üstüne üstüne vurulmuş gibi konuşan seksüüü bir ses var. Bir de parfüm isimleri illaki "j" harfi içeriyor, ya da okunuşunda "ş" oluyor. Böyle bir hırıltı, bir hışırtıdır gidiyor. Hiç şöyle bir marka görmedim mesela: "New fragrance by Nuriye Sütlüoğulları" Şöyle anaç bir parfüm markası arıyorum ama bulamıyorum.

Tekrardan bu arada, benim alerji dönemim geçen akşamki tütün kolonyası faciası ile açılmış bulunmakta. Ertesi gün evdeki tüm kolonyaları kaldırdım, hele bir lavanta kolonyası var ki bizde, sağlam adamı astım yapar, yapardı daha doğrusu. Onu direkt atıp imha ettik. En büyük korkum, doğumdan sonra geçmiş olsuna gelenlerin kolonya getirmesi, daha da kötüsü o şişenin açılıp millete dökülmesi :(

Hadi kaçtım şimdilik, pai pai.

19 Aralık 2010 Pazar

Sevgili Gizem'den Bir Mail Aldım

Gizem'i tanımıyorum ama çok içi dışı bir kız olduğuna eminim. Adı Gizem Devikiz. Bana dün mail atmış. Önce isimden birşey çıkaramadım tabi ama maili okuyunca Gizem kadar yaptığı iş, adına uygun olan birini daha tanımadığımı farkettim. Gizem, ameliyat olmadan memeleri büyütmenin mümkün olduğuna dair oldukça detaylı bilgiler vermiş. Bir kremi tanıtıyor. Sürünce, memeler hemen hooppacık büyüyüveriyormuş. Bol bol görsel öğelerle süslenen mail sayesinde ufkum epey bir genişledi. Tabi kafam kadar büyük bir memenin, insan hayatını nasıl zorlaştıracağı da çok açık. Sanırım Gizem bana bu kremi satarsa, arkadan sırt ağrılarına iyi gelen bir masaj aleti satmayı da önerecektir. Bu sebeple, sevgili Gizem Devikiz'e beni düşünüp de mail gönderdiği için çok teşekkür ediyorum. Anladım ki insanlık henüz ölmemiş.

Ölmemiş derken, bana seneler boyunca büyük bir istikrarla "enlarge your penis" maili gönderen sevgili adsız kardeşimin hayatından endişe ediyorum. Uzun zamandır yoksun be arkadaşım. Ya benim erkek olmadığımı sonunda anladın ya da başına birşey geldi. Çok özleniyorsun, bunu bil tamam mı?

Pai pai...

18 Aralık 2010 Cumartesi

İrdele Aykut, İrdele Beybi

Seni hep ayrı bir yerde tutmuştuk sayın Kocaman. Fener'den zerre kadar hazzetmesem de seni severdim, efendiliğin bir başkaydı. 96'daki maçtan sonra söylediklerinle kalbimize taht kurmuştun ama dün indin maalesef. Trabzonspor'un size attığı 9 puanlık farkı, son maçlarda kazandığı penaltılara yorup resmen herkes gibi olmuşsun. Bebeğim sen tüm maçlarını adam gibi kazandın da Trabzon'a verilen penaltılara mı kaldı işin? Gazetelerdeki yorumlara bakıyorum, ortalık ezikten geçilmiyor. Oynuyor bu takım kardeşim oynuyor ! Yener, yenilir, fark atar, fark yer ama oynar ! Bak devre arası geldi, azıcık amuda kalkın da beyninize kan gitsin olur mu annem ?

Takımım şampiyon olur ya da olamaz ama oynadığı futbolu izlemek, takımın takım gibi hareket edişini görmek çok güzel. Bir de kazandığımız haftada, tüm rakiplerin puan kaybedişini izlemek paha biçilemez :)

Şimdi bundan sebep Aykutcum, kendine gel canım. Bak efendiliğimi koruyorum hala, sen değil başkası olsaydı, fena halde kalaylardım. Pai pai

16 Aralık 2010 Perşembe

Uzun Bir Aradan Sonra

Çoktandır yemek tarifi paylaşmadım. Aslında mutfakta daha çok zaman geçirebiliyorum şimdilerde, hatta geçen gün mantı bile açtım :) Hamilelik şekeri problemi çıktığından beri tatlı ve hamurişlerini çok azalttım. Yaptıklarımı da kepekli undan yapmaya başladım. Normal undan hiçbir farkı yok, lezzet, ölçü vs. Sadece rengi koyu oluyor yapılanların, o kadar.

Yemek sonrasında tatlı yemeye alışık olduğumuz için canımın kek çektiği bir gün aşağıdaki tarifi yapmaya karar verdim. Normal klasik kek tarifimi değiştirerek, daha masum bir kek yaptım. Diyet yapanlar için de oldukça uygun. Tatlandırıcı içeren light ürünler yerine bunu tüketmek daha sağlıklı. Kalori değeri normal kekle aynı ama kepekli un ve pekmez içerdiği için kana daha geç karışıyor. Ölçüyü kaçırmadan yenebilir.

Malzemeler:

  • 3 yumurta
  • 6 yemek kaşığı pekmez (harnup pekmezi kullandım)
  • Yarım çay bardağı fındık yağı
  • Yarım su bardağı süt
  • 5-6 kuru incir
  • 5-6 kuru kayısı
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 tatlı kaşığı tarçın
  • Aldığı kadar kepekli un (Söke Un kepekli unu kullandım, süper)

Yumurta ve pekmezi mikserle iyice çırpıyoruz. Süt ve yağı ekliyoruz. Suda 10 dakika bekletip şişirdiğimiz kuru meyveleri minik minik doğruyoruz. Kalan tüm malzemeyi de ekleyip katı bir kek hamuru yapıyoruz. 170 C'de pişiriyoruz.

Daha tatlı olmasını isterseniz, tarife 2 yemek kaşığı tozşeker ekleyebilirsiniz. Ama pekmez ve kuru meyveler yeterince tat veriyor.

Doktorun verdiği diyet bende işe yaradı, 186 olan tokluk şekerimi 143'e düşürebildim. 15 günde de sadece 200 gr alarak kilo artışımı da kontrol etmiş oldum. 7,5 ayımız bitti ve toplamda sadece 6 kg aldım. Ayşemin kilosu haftasıyla uyumlu, o gayet iyi çok şükür. İnşallah tüm hayatını etkileyecek olumsuz bir miras aktarmadan dünyaya getirebilirim minik hamsimi :) Bu satırları yazarken ben, minişim karnımın şeklini değiştirmekle meşgul :)

Bu arada kekin fotosunu çekmekle uğraşamadım maalesef. Böyle kahverengi, mis kokulu bir kek oluyor. Eşim de çok beğendi tadını. Tavsiye ederük yani.

14 Aralık 2010 Salı

Töreniz Batsın, Dininiz Batsın, Yasanız Batsın !

Dikkat ---- bol miktarda beddua ve küfür içerir ---

Üç gündür konuyla ilgili çıkan her haberde aynı öfkeyi, aynı üzüntüyü tekrar tekrar yaşıyorum. Aynı dinden olmayan biriyle evlendiği için kızkardeşini ve 10 günlük eşini acımadan katleden gerizekalı hayvana ne diyeceğimi bilemiyorum. Değer mi yaaa, hepimiz aynı Allah'a inanmıyor muyuz? Ateist olsaydı da ne olacaktı? İnsan insandır, dinini değerlendirmek, değiştirmeye kalkmak, değiştirmedi diye canına kıymak hangi dinin kitabında var bre öküz, insanlıktan nasibini almamış odun ? O güzelim kızcağızın gülen fotoğrafına bakıyorum, ölmeden hemen önce abisinin peşinden yürüyen haline bakıyorum, nasıl kıyabildin ya nasıl ??? Gencecik bir adama, kızkardeşine aşkla bağlanmış bir delikanlıya nasıl kıyabildin? Kendine nasıl kıyabildin? Bu vicdan azabıyla yaşayabilecek misin ? O yüzden diyorum ya, töreniz de batsın, dininiz de batsın. Allah her türlü yobazdan uzak tutsun bizi. Ulan sanki dininin her vecibesini yerine getiriyorsun, cana kıyma demiyor mu Tanrın sana, ona niye uymuyorsun hayvan herif ?

Allah iki gence de rahmet eylesin, öbür dünyada biraraya getirsin inşallah.

Bu haber yetmez gibi, az önce okuduğum bir diğer haber de kanımı dondurdu. Dünyada insan mı kalmadı yarabbim !!! Bunlar çok medeniler değil mi? Sadece Allah ıslah etsin diyorum, yok yok yetmez, Allah cezalarını versin. Sizin de yasanız batsın !

11 Aralık 2010 Cumartesi

Bak Schuster !


Kariyerli hocasın dedik, iyisin dedik ses etmedik. Ama devirdiğin çamlar Amazon Ormanlarını doldurdu be hacı. Şimdi geçmişi bi hatırlayalım:

  • Trabzonspor'a 1-0 yenildiğiniz maçtan sonra, "takımda rotasyonu nasıl sağlıyorsunuz" sorusuna, "siz Trabzonlular bizi anlamazsınız, Avrupa'da yoksunuz" diye cevap verdin. Beşiktaş'a bir hezimet duası yapacağım ama senin yüzünden yazık olmasın diye yapmıyorum. Yoksa nefesim çok pis kuvvetlidir.
  • Antremanda seni çeken basın mensuplarına yukarıdaki pozu verip, yardımcılarınla pis pis sırıttın. Sana küçük bir temennide bulunayım: "Tuttuğun altın olsun dayı" !
  • Fatih Tekke'nin rakip takım oyuncularıyla konuşmasına tepki verip, koca adama küfür ettin. Şimdi kenarda paslanmasını bekliyorsun. Seni gidi çakma İspanyol seni !
  • Trabzonspor'u korkak futbol oynamakla suçladın. Ya hiç izlemedin ya da bir tarafından uyduruyorsun. Ya da feci şekilde hasetsin. Hadeee hadeeee
  • 2-2 berabere kaldığın Konyaspor için "1960 model futbol oynuyorlar" dedin. Dün Eskişehir'de uğradığın hezimet (skor olmasa da futbol açısından) sonrasında şimdi sana soruyorum: "Bu ne bu"
  • Trafikte alkollü yakalanan Guti'yi savunacağım derken hepimizi aşağıladın.

Git hacı git, kendine çok küfür ettirmeden git !

8 Aralık 2010 Çarşamba

Sevgiyle Kaydırtan Diyaloglar


Malumunuz üzere aylardır çalışamadığım için evde bol bol TV izlemekteyim. Daha önce burun kıvırdığım bir çok programı şimdi çok eğlenerek izliyorum. Allahtan hamilelik sadece dokuz ay sürüyor. Bir altı ay daha böyle kalsam beynimin süngere dönmesi kesin. Bunda en çok payı olan şeyler, programlar esnasında yalanan enterasan diyaloglar. İşte birkaç örnek :
Program: Derya Baykal'ın programı
Konuk: Abdullah Şahin
DB: Abdullah, sana çok iyi bildiğin bir konuda soru soracağım.
AŞ: ??
DB:Düzenli ve güvenli seks yapan erkeklerin ömrü uzuyormuş.
AŞ: I don't know !
DB: Floransa Üniversitesi Seksoloji Kürsü Başkanı ( Kürsüye bak bee) Donatella Seksapelli, aynı kadınla seks yapan erkeğin fazla heyecanlanmaması sebebiyle kalp krizi riskinin azaldığını, ömrün uzadığını belirtmiş.
AŞ: Bayanları alkışlıyorum :)
Program: Müge Anlı
Konuk: Süleyman ve Emine Aklıevvel
Vaka: Aklıevvel çifti 16 yaşlarındaki kızları Gülbiye'nin zorla kaçırıldığını iddia etmektedir.
MA: Gülbiye nasıl bir kızdı? Çok gezer miydi? Kaçma eğilimi var mıydı?
SA: Yok kızım yok, kendi halindeydi. Evden çıkmazdı.
MA: Peki Emine abla, kızınızın yakın arkadaşı veya erkek arkadaşı var mıydı?
EA: Yok Müganım töbeee, çok namusluydu benim kızım.
MA: Kaybolduktan sonra sizinle hiç temas etti mi, aradı mı sizi?
EA: Daha önceki kaçmalarında hep arardı, bu sefer aramadı, çok meraktayım guzummmm oyyy kaçırdılar mı seni yavrıııımmmm
MA: ?????
Program: Bir izdivaç programı
Vaka: 70 yaşındaki Hüsam Amca taliplerini arıyor
Sunucu: Yaş kaç Hüsam Amca?
HA: 70 ama iş bitmemiş, anladın mı ? Heee heee heee
Sunucu: Maşallah maşallah, peki nasıl bir eş arıyorsun?
HA: Ben çok sağlıklıyım anladın mı? Kompileyim yani. O da öyle olsun.
Sunucu: Anladık Hüsam Amca, başka ?
HA: Benim herşeyim yerinde duruyor, o da öyle olsun.
Sunucu: Şimdi RTÜK kapatacak, evde kalacaksın amcam.
Program: Sabah kuşağındaki sağlık programlarından biri
Vaka: İshal vb bağırsak hastalıkları
Sunucu: İshalde en önemli şey nedir doktor bey?
Doktor: Çıkan sıvıyı aynen yerine koymaktır, çünkü bazen şarrrrrr diye gidiveriyor.
Sunucu: :S
Program: Müge Anlı
Konuk: Ali Cahiloğlu
Vaka: Ayrıldığı eşi, ayrıldıktan 1 yıl sonra dünyaya gelen çocuk için nafaka talep ediyor :)
MA: Eşinle ne zaman ayrıldınız Ali?
AC: Temmuz 2009'da.
MA: Çocuk ne zaman doğdu?
AC: Ağustos 2010'da.
MA: Kaça kadar okudun Ali?
AC: İlkokul üçe kadar abla.
MA: Çocuğun en geç dokuz ayda doğduğunu anlattılar mı sana okulda Ali?
İşte böyle sevgili okurlar... Hepinizi büyük üstad Birand'ın veciz sözüyle uğurlamak istiyorum.
"Sevgiyle kayın "
Pai pai :)

26 Kasım 2010 Cuma

Mirası Reddediyorum !

Bayramda tatlıları tabak tabak götürmüşken, aldığımız damla sakızlı şekerleri birer ikişer gizli gizli yemişken, pazartesi günü genetik mirasıma enselendim. Yapılan şeker yükleme testinde şekerim 186 çıktı :( Anneannem, annem, 3 teyzem ve babam şekerli olduğu için ve de fazla kilolarımdan dolayı her zaman risk altındaydım ama hamilelikte karşıma çıkmasına çok üzüldüm. Ayşe zarar görür diye 2-3 gün epeyce stres yaşadım. Gittiğimiz dahiliyeci bu rakamı çok yüksek bulmadığını söyleyip diyet listesi verince biraz içimiz rahatladı. Şimdi diyetteyiz.

Ayşem kuzum, balık kızım, pıtış kızım gayet iyi durumda çok şükür. Büyüdükçe hareket tarzı da değişiyor. Doğumdan sonra bu döneme ait özleyeceğim iki şeyden birisi, onun bu tatlı kıpırtılarını hissetmek olacak. Diğeri de tabii ki prenses muamelesi görmek :)

Ayşe için alışveriş yapmaya başladık. Karyolası ve dolabı Ocak ortasında gelecek. Babamızla beraber kızımızın nevresimlerini, uyku setlerini, battaniyelerini, havlularını aldık. Şimdi onlara bakıp bakıp ayyyy ayyyy diyip duruyoruz. Sırada kıyafetleri ve diğer eşyaları var. Hayatımıza çoktan girdi bile kızımız, eşyalarını sağda solda görmek o kadar güzel ki...

Ayşe'den başka birşey yazamadığımın farkındayım ama mazur görün. Ondan başka birşey düşünemiyorum artık.

Hoşçakalın !

15 Kasım 2010 Pazartesi

Ortaya Karışık: Bölüm Birkaç Kusür

Selam gençler ! Geçen hafta babamız şehirdışına çıkınca kızımla başbaşa kaldık. Benim bilgisayar da sizlere ömür olduğu için 10 Kasım'da eklemek istediğim yazıyı ekleyemedim. O gün kendiliğinden Anıtkabir'e, Dolmabahçe'ye akın eden binlerce insanı görünce yüreğime azıcık su serpildi. Büyük Önderimizi saygıyla selamlıyorum.

15 gündür Dünya Voleybol Şampiyonası sayesinde güzel vakit geçirme şansım oldu. Bizim maçlar genelde sabahın köründeydi ama ben zaten çok erken uyandığım için sorun olmadı. Aylin Abla işkencesi yüzünden maçları sessiz şekilde izledim. Buradan NTV'ye seslenmek istiyorum, beni izlediğinizi biliyorum :) , birader lütfen Aylin Ablayı yormayın, dinlendirin, yorum felan yapmasın. Hata yaptığımızda çıkardığı ahuaaahhhhhgg sesine daha fazla tahammül edemeyeceğim. Bu arada kızları da tebrik ederim, iyi bir sonuç aldık.

Eheeemm ehemmmm, Trabzonsporumuz şahane gidiyor, söylemesi ayıptır ama nal toplatıyor desek yalan olmaz sanırım. Temiz temiz futbolumuzu oynuyoruz, golümüzü atıyoruz. Kızım çok şanslı, çünkü harika bir sezonda doğmuş olacak inşallah. Onu seçimleri konusunda yüreklendirme kararı aldık babamızla, seçimlerine saygı göstereceğiz. Ama 3 konuda biz ne dersek o olacak, valla kızım demem, fena pataklarım :) Birincisi, Atatürk sevgisiyle büyüyecek, ilkelerini öğrenecek ve benimseyecek. İkincisi , sosyal demokrat olacak, CHP'nin büyük geçmişini bilecek. Üçüncüsü ise Trabzonsporlu olacak, başka yolu yok :) Bu konuda gereken tüm beyin yıkama faaliyetleri tarafımca yürütülecek.

Yarın Kurban Bayramı başlıyor. Biz bayrama erken başladık. Samsun'dan gelen arkadaşlarımızla dün ve bugün çok güzel zaman geçirdik. Yarından itibaren her yeri mangal kokusu saracak. Buradan kurban keseceklere sesleniyorum. Lütfen bu bayramın paylaşım odaklı olduğunu unutmayın, mangal bayramına çevirmeyin. O kurbanları paylaşmak için kesiyorsunuz, derin dondurucunuza stok yapmak için değil ! Buraların bu pintiliğinden hoşlanmıyorum hiç. Bizim memlekette kurban eti dağıtılır, kalanı pişirilir, onu da ev halkı ve gelen misafir yiyip bitirirdi.

Bugün Ayşe için bir sürü cici beğendik, uyku setleri, nevresimler, havlu takımları vs vs. Bayramdan sonra gidip alacağız kısmetse. 26. hafta da bitti çok şükür, giderek heyecanımız ve sevincimiz artıyor, hele de eşyaları birer birer eve gelmeye başlayınca onun hayatımıza kattığı güzellik daha da belirgin oluyor. Kızım, Ayşem, nasıl seviliyorsun, bekleniyorsun bir bilsen.

Ortaya karışık yazımız burada sona eriyor. Hepimiz için güzel bir bayram olsun inşallah. Pai pai

6 Kasım 2010 Cumartesi

Özlem...

Bülent Ecevit'i kaybedeli dört yıl oldu. Onun adamlığını, onun prensiplerini, onun duruşunu, onun dürüstlüğünü, onun vatanseverliğini, onun sosyal demokratlığını, onun ozanlığını, onun eşine olan aşkını unutmak mümkün değil.

Özlemimiz bitmeyecek ...

2 Kasım 2010 Salı

Vay beee !


Geçen sene bugündü, genç kadın sıkıntılı bir projeyi henüz bitirmişti. Hava çok yağmurluydu, dışarıya çıkılacak gibi değildi. Uzun süredir içini kemiren yazma isteğini daha fazla engelleyemeyeceğinin farkındaydı. Ne yapmak istediğine karar verememişti, kahverengi gözlerinde o tereddütü görmek mümkündü. Yemeklerden mi yazmalıydı, yoksa içindeki deliyi açıkça ortaya dökecek birşey mi yapmalıydı? Yaşatmayı başarabildiği tek bitki olan kaktüsüne bakıp derin derin içini çekti genç kadın. Dur hele dedi, bir başlayalım. Malum Türküz, bizde kervan yolda düzülür diye düşündü. Kıvırcık uzun saçları alnına dökülmüştü. Saçlarını toplayıp hadi bismillah diyip işe koyuldu.
Öfff daha fazla uzatmayayım, bloga başlayalı tam 1 yıl olmuş. Kutlama babında yani :) Genç kadın da ben oluyorum, kuyruklu yalan !
İyi ki başlamışım yazmaya... Okuyan, yorum yapan, yapmayan, vay beee diyen, hadi lennn diyen herkese teşekkürler. Pai pai

22 Ekim 2010 Cuma

Askerlik Günlerim :)

Başlığa şaşırmayın ! Kendimi şafak sayan bir asker gibi hissediyorum. Çalışmaya devam edemediğim için sürekli evdeyim. Benim gibi bir dk boş durmayı sevmeyen birisi için son derece sıkıcı bir durum olsa da, kızımın giderek kuvvetlenen ve sıklaşan tekmeleri sayesinde yalnızlık çekmiyorum :)

Gözünü açamayan, sürekli uyuklayan biri haline gelmedim çok şükür. Hatta geceleri bile zorlukla uykuya dalıyorum, uyanırsam da tekrar uyuyamıyorum. Buna geceyarısı 2'de, sıkmaya geçince 4.5 şiddetinde deprem yaratan 80 model çamaşır makinasını çalıştıran öküz ötesi komşumun katkısı da çok büyük tabi. Yine de sabahları çok neşeli uyanıyorum. Çünkü her yeni sabah, teskereye yaklaşmak demek.

Peynir, yumurta ve sıcak limonlu sudan oluşan kahvaltımı, zevk almasam da yiyorum. Her sabah yumurta yiyeceğimi ve hiç çay kahve içmeyeceğimi söyleyen biri olsaydı bir tarafımla gülerdim ona ama durum aynen böyle. Üstelik de canım istemiyor bile. Canım sadece ve sadece hamburger istiyor, ama katkı maddesi vs korkusundan yemiyorum. Kahvaltımız bitince, eşim o gün yapacağım yemeklerin malzemelerini hazırlıyor benim için. Sonra kızımla babamızı işe uğurlayıp yemek yapmaya başlıyoruz. Dengeli beslenme piramidi gibiyim maşallah, kızıma yarayacak yemekler yapıyorum hep :) Yemekler pişince, kızımla bıcı bıcı yapıp cici kız oluyoruz ve TV izlemeye başlıyoruz.

Hamilelik dönemini evde geçireceğimi anladığımda, biriken kitapları bitirebileceğimi ve uzun uzun okuyabileceğimi sanmıştım. Ama oturamadığım için ancak 20-25 dk okuyabiliyorum. Bu yüzden günlerimi malak gibi TV izleyerek geçiriyorum.

Sabahları Müge Anlı ile dedektiflik yapıyoruz. Öğle saatleri itibariyle evlendirme programlarına geçiş yapıyoruz. Akşam üzeri de Yemekteyiz'e takılıyoruz. Akşam babamız gelince, çok neşeleniyoruz. Kızım da tekmelerini sıklaştırıyor. Birlikte yemek yiyip sohbet ediyoruz, Ayşe'yi konuşuyoruz. Ona dair hayaller kuruyoruz. Yemek sonrası da sevdiğimiz dizileri izliyoruz.

Bu sezon favorimiz Öyle Bir Geçer Zaman Ki ve Behzat Ç. oldu. Salı geceleri Osman'ın hegemonyasında ve gözyaşlarıyla geçiyor. Zırıl zırıl ağlıyorum her bölümde. Yerim ben onu yaa, nasıl tatlı nasıl şirin birşey o. O Caroline yosmasına da fena gıcığım. Behzat Ç'ye gelince; yıllardır CSI serisini, Cold Case'i ve Without A Trace'i hatmetmiş biri olarak polisiyelere bayıldığım bir gerçek. Ama bu dizi gerçekten farklı. Kadro çok iyi, diyaloglar gerçekçi. Ailecek büyük hayranıyız, zevkle izliyoruz efenim :)

Günlerimiz böyle geçiyor işte. Haftasonları dışarıya çıkabiliyorum biraz biraz. Babasının parka götüreceği minik kızlar gibi heyecanla bekliyorum o anları :) Meğer insan aslında ne kadar çok şükredecek şeye sahipmiş. Çorabını giyebilmek, yan yatıp uyumak, sandalyede oturabilmek ... Tüm kısıtlamalara rağmen, Ayşe'yi beklemek harika bir duygu. Artık bakınca bile görülebilen hareketlerini izlemek, onun hayatımıza getirdiği mutluluğu yaşamak harika. Hele dedesinin Trabzon'dan gelirken getirdiği peştemalden yapılmış minik elbisesine bakmak acaip birşey. O şimdi bana olabilecek en yakın yerde. Kalbi bedenimin içinde atıyor. Yine de o kadar çok özlüyorum ki kızımı. Göbeğimi seve seve bir hal oldum :)

Şimdilik bu kadar olsun. Bizim mama saatimiz geldi :) Pai pai

9 Ekim 2010 Cumartesi

Yaramaz Bir Kelebek

O yaramaz kelebeğin adı Ayşe! Beş ay dört gündür bizimle yaşıyor. Şu anda ben bu satırları yazarken o yaramaz kelebeklik görevine devam ediyor, yani içimde kıpır kıpır hareket ediyor :)

Bu arada selamlar herkese. Bu hafta amniyo sonuçlarımızı aldık, çok şükür herhangi bir problem çıkmadı. Yaramaz kelebeğin genetik olarak da kız olduğunun belli olması babasını acaip mutlu etti :) Ultrasonda yanılma olabiliyormuş diye tasalanmıştı biraz. İkisinin arasındaki aşk şimdiden başladı bile. Sakin sakin dururken, eşim konuşmaya başladığında, Ayşe hanım da tekmelerine başlıyor. Kızım diye demiyorum, çok sıkı tekme atıyor kerata :)

Son bir aydır çok iyi hissediyorum. Öncesinde kendimi hasta gibi hissederken, bu son haftalarda nihayet hamileliğin güzelliğini yaşamaya başladım. Ayşe'nin hareketlerini hissetmeye başlamak sağladı bunu. Yaramaz kelebeğim ben ayakta olduğumda sakin duruyor ama yattığım anda hareketlerine başlıyor. Artık sürekli yatmak zorunda da değilim. Bir aydır yemek yapabiliyorum, ufak tefek işler yapabiliyorum, en güzeli de masada yemek yiyebiliyorum. Sıcak havalarda sürekli yatmamdan dolayı sırtımda çıkan yüzlerce kırmızı nokta da iyileşmeye yüz tuttu. Kısacası artık herşey yolunda diyebilirim.

Ayşe'nin odasını da seçtik internetten. Çilek'in Cici adlı koleksiyonunu beğendik. Hatta bugün vakit olursa gidip yerinde göreceğiz. Geçen hafta LCW'nin kız bebek reyonlarında kendimizi kaybetmemek için zor tuttuk :) O miniş elbiseler, etekler çok tatlıydı çok. Ama 7. aydan önce alışveriş yapılmaz diye bir gelenek varmış, o yüzden almadık birşey.

İşte böyle... Yaramaz kelebeğimiz hayatımızdaki yerini şimdiden aldı bile. Bu, muhteşem bir duyguymuş. Varlığıyla hem bana hem de eşime yepyeni bir heyecan ve yaşama sevinci kattı. İnsanın sanki yaşı sıfırlanıyor, hayata onunla birlikte yeniden başlayacakmış gibi hissediyor. Çocuk konusunda tereddüt duyanlar varsa, diyeceğim o ki, bu yaşadığınız hiçbir duyguya ve mutluluğa benzemeyecek.

Şimdilik bu kadar yazalım. Aslında yazmayı çok özledim ama aklım fikrim hep bebişte olduğu için üşeniyorum :) Görüşmek üzere, pai pai !

15 Eylül 2010 Çarşamba

Pıncır ya da ?

Selam gençler!

Dün amniyosentez yaptırdık Pıncır'a. Ehtiyar bir annesi olduğu için mecburen yaptırmamız gerekti :) Bunun dışında herşey gayet güzeldi. Babasına çekecek sanırım, kontrol sırasında kıpır kıpırdı.

Veeeeeee Pıncır'ın cinsiyeti belli oldu. Bir kızımız olacak :) Babamız dünden beri sırıtmaktan ağzını toplayamıyor, çok mutlu oldu. Biz onu çok özlüyoruz, hastaneye kontrole gitmeye bayılıyoruz, onu görmeye gidiyoruz gibi geliyor :)

Şimdilik bu kadar yazayım, dinlenmeye devam :)

Not: Receprandum sonuçlarına acaip sinir olmuş durumdayım. Aziz Nesin'e bir kez daha saygı duydum.

Pai pai

19 Ağustos 2010 Perşembe

Kötü Blog Yoktur

Kötü blog yoktur, bakımsız blog vardır. Blogumuz bakımsız kaldı ama mazeretimiz var tabii ki. Ben de Pıncır da iyiyiz çok şükür ama yatmamız gerekiyor bir süre daha.

En kısa sürede görüşmek üzere...

16 Temmuz 2010 Cuma

Külliyen Yalan

Sabah gazetesinin haberine göre, Jennifer Lopez tipli kadınların hafızası, elma tipli ablalara göre daha zayıfmış. Duy da inanma !

Bir kere, tüm kadınların hafızası gayet güçlüdür. Kadın birşeyi hatırlamıyorsa, hatırlayamadığından değil, sadece istemediğinden dolayı hatırlamıyordur. Bu yüzden sevgili bilim adamları, kafanızı tatoşlarımıza takacağınıza daha faideli işlerle uğraşın. Üstelik, bir kadın tatoşu ne kadar büyükse, o kadar rahat oturur ve rahat düşünür. Tecrübeyle sabittir :)

Hadi anam babam, gidin 1500 açılı diş fırçası filan icat edin. Naş naş !

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Çok Fonksiyonlu Yorumcu

Yareebbim çok şükür bir dünya kupası görevimizi daha tamamladık. Kupa sahibisi İspanya'yı kutlarız. Kendilerinden hiç hazzetmesem de hakettiler neticede. Ancak dün gece çok daha önemli iki gelişme vardı.

1) Del Bosque hareket edebiliyormuş, hatta gülümseyebiliyormuş. Ben bu amcayı ööyle put gibi algılamışım sanırım, bir an hareketli halini görünce çok şaşırdım. Maç sonunda futbolcular kendisini havaya fırlattığında ise, ortaya çıkacak görüntü, yavrumda travmaya sebep olmasın diye gözümü kapattım.

2) Bundan sonra hiç kimse Ömer Üründül'e laf edemez ! Futboldan zerre anlamıyor olabilir, yorumları "çoğğğk kritik, çoğğğk entarasan" dan öteye gitmiyor da olabilir. Ama kendisi dün gece öyle bir fonksiyonunu ortaya koydu ki, saygıyla önünde eğiliyorum. Uzatmanın 2. yarısında, Torres koşarken birden duraklayınca, "Lifi attı" diye yorum yaptı. O an anladım ki, kendisinin uzaktan MR çekebilme kabiliyeti var. Bundan sonra adı eMaR Üründül'dür. Başımızın tacıdır, bloklar arası bağlantılardan, alan daraltmadan bahsetse de, sırf bu fonksiyonu nedeniyle artık o çok özeldir.

Yazıma son verirken, Ahtapot Paul'ü tebrik eder, 12 Eylül'de yapılacak garabet referandumun sonucunu da bilmesini temenni ederim. Çoğğğk entarasan çoğgkkk !

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Vaktiniz Var mı?

Çoktandır Türkçe müzik kanalı izlememiştim. Malum bugünlerde malaklar gibi yatıyorum, dur bi bakayım dedim. Hisli hisli Funda Arar dinlerken, arkasından birden İsmail YK çıktı. Aman yarabbim aman yarabbim, bunu kaçırmış olmama çok kızdım. Resmen şanslı günümdeydim. Üstelik kendisi, bana ilham verdi. Bu kanallarda dönecek süper bir klip yapmanın formülünü keşfettim. Yok yok bencil değilim, tüm dünyayla paylaşacağım bu formülü. Sanat halk içindir, herkesin daha fazla YK 'ya ihtiyacı var, bunu görmemek için kör olmak lazım.

Şimdi gelelim klip için gerekli olan unsurlara:

  • 1 adet İsmail YK : Klibi kışın çekecekseniz, Robocoplusu tercih edilir.
  • 15 adet, platin sarışın ama kara kaşlı kara gözlü, Anadolu pavyonlarından toplanmış, üstü bikinili, altı mini etekli ve gaz sancısı çekiyormuş gibi seksi seksi dans edebilen kız
  • Mekan: Kışın çekiyorsanız bar veya kapalı otopark, yazın çekiyorsanız plaj olması iyi olur.
  • Bol miktarda su: Kızları ıslatıp seksapellerine seksapel katmak için en az 5 m3 su gerekir. Plajda çekilecekse, su denizden sağlanabilir.
  • Süre: Şarkı sözleri için 5 dk, klip için 10 dk
  • 1 adet alafranga tuvalet: Şarkı sözlerini burada yazacağız.
  • 1 adet tombalak rapçi, bol zincirli, biraz sivilceli olacak

Şarkı sözleriyle ilgili tüyolar da vermek istiyorum. Bir kere şarkının adında mutlaka beybi olacak. Kullanılan fiiller hareketli fiiller olacak, salla, çalkala, kıvır, kudur, döktür, gaza bas vb. Mesaj kaygısı olmayacak, gayet amaca yönelik olacak. Mesela:

Yanıma gel beybi

Çalkala beybi

Önce öp beni

Sonra kıvır beybi

Hadi döktür beybi

Drive me crazy

Ohhh ohhh beybi

Sallasana beni

Durmayın gençler, sanat yapın, boş boş duracağınıza kültürlü olun, faydalı şeyler yapın. Hadi bakiim salllaaa salllaaaa beybi, bir şarkı yaz beybiiiii ! Pai pai

9 Temmuz 2010 Cuma

O Benim İşte !

Bugün Vatan'da bir haber çıktı benimle ilgili. İsmimi vermeden haber yapmış olsa bile ben açıklıyorum kardeşim, onlardan biri benim :)

4 Temmuz 2010 Pazar

Pazar Günü Şehirde Aklı Muhafaza Rehberi

Selam gençler! Geçen haftayı çok zor geçirdim, hem ben hem de bilgisayarım arıza yaptık. 3 gün ateşler içinde yandım yandım, bir yandan kuzuya bişey olmasın diye dua ediyorum, bir yandan tarihimin sıvı tüketme rekorunu kırmaya çalışıyorum, bir yandan da kendime gelmek için uğraşıyorum. Cuma günü bir ara başım tutuşacak filan sandım, kafama buz koyup dua ettim düşsün diye. Cuma gibi bir günü bir daha yaşamak istemem. Bilgisayar da düzeldi sayılır, yırttık yani.

Bugün evdeydik, bu yaz hep olacağımız gibi. Ben havuza girmesem de denize girerim hayali kurarken, doktordan şahane bir haber aldım. "Yassah hemşerim" dedi :( Bu yaz sadece yutkunarak bakacağım denize. Bebiş iyi olsun da, seneye atlarız beraber sulara. Kendisi düşe kalka sokaklarda oynayacak bir velet olacak inşallah, pamuklara sarıp saklamak gibi bir niyetim yok. Zaten gelsin bi, ben ona daha hesap soracağım, nerdesin bakiim sen senelerdir, niye özlettin kendini sıpa diyeceğim, tatoşa vurmayı da düşünmüyor değilim.

Neyse efendim, evdeydik bugün. Yazın pazar günleri bu şehirde kabus gibi geçer. Zaten aşırı sıcaktır, nemlidir, tozludur. Üstüne bir de 10.00 - 17.00 arası mevlüt, düğün, gece 20.00 - 24.00 arası da sokak düğünü eklenir. Pipiniz kesildi diye, gerdeğe girecekseniz diye benim pazarımı niye mikiyorsunuz birader??? Bugün önce evin arkasında bir mevlüt başladı, o bir saat kadar sürdü. Sonra ön tarafta bir mevlütümsü başladı, bildiğin arabesk şarkı gibi ilahimsileri bütün caddeye dinletiyor. Bu sürerken, arka mahallemizde bir de düğün başladı. Evin arkası Flash TV, ön taraf Kanal 7 gibi oldu. Eşim de bu arada Kayahan dinliyor. Ne o dedim, sen de Laik mevlüdü mü yapıyorsun? Sinirden delirdim valla, bir kakafoni bir kakafoni. Offf daha bunun akşamı var, düğünlerden düğün beğen. En kısa sürede bir pompalı edinip 3. sayfa haberi olmak gibi bir planım var.

Bu şehirde pazar günü aklı muhafaza etmenin tek yolu, pazar günü bu şehirde olmamak !

Muhabiriniz, şeriatın başkentinden bildirdi, bizde kalın emi?

28 Haziran 2010 Pazartesi

İtiraf Ediyorum

Son derece duygusal günler geçirmekteyim. Bugün ilk fotosunu çektirdik kuzunun, doktor amcası baktı oralarda napıyor diye. Her şeyle dalga geçmeye ve kıkır kıkır gülmeye alışık olan ben, dolan gözlerime “gözüme toz kaçtı korkarım doktörr bey” diyerek vaziyeti toplamaya çalıştım. Anneme telefonda doktorun söylediklerini anlatırken de böhüüü böhüü ağlamaya başladım. Bu arada harika bir şey, doktor bol bol gofret, kraker ye, karbonhidratlara yumul dedi. Tavsiyeleri içinde en sevdiğim bu oldu, ohhh gelsin hoşbeşler, çilekli milekli.

Kaç günlerdir şehirdışında çalışmaktaydım. Bloga yazacak çok şey birikti doğrusu. Hazır hayatım tamamen değişmek üzereyken, bazı şeyleri itiraf etmek istiyorum. İçimde kalsın istemiyorum, sırlarımla gömülmek istemiyorum. Şöyle ki:

  • Ece Ayhan’ı ben yakın zamana kadar kadın sanıyordum, bildiğin bıyıklı mıyıklı bir adam olduğunu gördüğümde çok şaşırmıştım. İtiraf ediyorum, ben kitap okuyan bir edebiyat cahiliyim.
  • 900 lü hatlar ilk çıktığında ben üniversiteye yeni başlamıştım. Ata Nirun diye bir medyum vardı o zamanlar ve burçları yorumluyordu. Ben de aradım tabi, teknolojiden yararlanmak istiyordum. Neyse, şu burçsanız şu numarayı muhabbeti gelince, kendi burcumun numarasını tuşladım. Karşıdan şöyle bir ses geldi “Bu kaydı dinlediğinize göre İkizler burcu olmalısınız”. Benden nasıl bir ses geldi dersiniz ??? Evet dedim ses kaydına, evet, ikizler burcuyum. O zekayla üniversiteye nasıl girdim halen hayret ediyorum.
  • Aslında kendimde de medyumluk özelliği olduğuna inanıyordum hep. Ama 2 dk sonra kafama gelecek anne terliğini tahmin edemiyordum mesela. Bu da inancımı sıfırladı tabi zaman içinde.
  • Blog dünyasına girdiğimden beri, yorum yazarken, gelen kelime doğrulamalarını en az bir kez bilerek yanlış yazıyorum, bir gün bir yerde bir açık bulacağıma dair inancımı yitirmedim. Bilmiyorum, bir gün yanlış yazmama rağmen yorumu kabul edeceğine, bana da “aferin kız, bak binlerce insan gubidkl kelimesini doğru yazacağız diye uğraşıyor, bi tek sen akıllıymışsın” diye bir mesaj gelecek diye bekliyorum.
  • Uzaylılarla ilgili fantezimi biliyorsunuz şurdan, bundan o kadar emindim ki yıllarca, suratımda bir sivilce çıktığında “ulan acaba buraya çip mi koymuşlar” diye düşünürdüm.
  • Arada bir gizlice Fatih Ürek dinliyorum, hadddiiii haddiii hadddeeeeee !
  • Kabul günlerini sevmiyormuş ve küçük görüyormuş gibi yapsam da, orda dönen muhabbet başka yerde olmuyor valla. Arada annemlere gittiğimde, işten fırsat olursa, istemeye istemeye (!) sırf annemi kırmamak için gidiyorum. Pastalar da cabası üstelik.
  • Aşk-ı Memnu’nun finalinde acaip ağladım, belli olmasın diye çok çaba sarfettim, ama fırıl fırıl öten burnum sayesinde yakayı ele verdim.
  • Arada bir evlendirme programı izliyorum, hatta Müge Anlı bile izliyorum. Seda Sayan da izlerim diye ödüm kopuyor.
  • Reteeeyi ve tayfasını ilk günden itibaren hiç sevmedim, hiç güvenmedim, hiç de yanılmadım.
  • Türk Malı’nı izleyip de Abiye Kuzu taklidi yapanları son derece basit buluyorum.

Eeee yazı bitti, o zaman elalem ne derse desin hadeeee hadeee hadeeeee :)

22 Haziran 2010 Salı

Klişeniz Batsın

Haberlerde, maçlarda sürekli klişe laflar dolaşıyor. Bence bunlar artık değiştirilsin, farklı bir bakış açısı olsun:

  • Futbolcular topu saklamasın, diğer futbolcular ağlamasın.
  • Futbolcular başka takımlara göz kırpmasın, namuslu olsun.
  • Futbolcunun bonservisi elinde olmasın, katlayıp cebine koysun, ne bileyim kasaya koysun.
  • Kaleciler gole izin vermediği için izin olayını hakem versin, hoşuna giden pozisyona gol desin.
  • Önlerindeki maçlara bakmasınlar, geçmişi de düşünsünler, ders alsınlar.
  • Teknik direktörler oyuncuları ısınmaya göndermesin, çocuk belki serinlemek istiyordur, çocuğa görüşünü sorsun.
  • Hakemler yardımcılarıyla göz göze gelmesin, romantik ortam oluşmasın.
  • Kaleciler gol yemesin, sağlıklı nesiller için süt içsin.
  • Takım yenilince hoca istifaya davet edilmesin, yemeğe davet edilsin, diskoya davet edilsin, olmadı evde çay pasta yemeye davet edilsin.
  • Operasyonlar geniş çaplı olmasın, dar çaplı olsun, hatta dairesel de olmasın, bi kez de kare operasyonlar denensin. Ben o köşelerden ümitliyim.
  • Bir kez daha direkten dönülmesin, ne olacaksa olsun.
  • Şişmanlar kilolarıyla vedalaşmasın, iki tarafa da üzüntü yaratılmasın, sessizce ayrılsınlar.
  • Ülkeler birbirlerini şiddetle kınamasın, çiçekle kınasın, kibarlıklarıyla dövsün.

Bir de blog yazarları kibar olsun, amk filan yazınca iyi yazdım sanılmasın ! Blogda da rütük olsun.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Karacaoğlan Der ki !

Sevgili Okan son yazısında "izleyiciler"e yoklama yapıyordu. İzle butonuna basıp üye olan ama hiç sesi soluğu çıkmayan izleyicilerden bahsediyordu. Biraz araştırma yaptım, Karacaoğlan'ın bununla ilgili yazdığı bir dörtlüğe ulaştım. Şöyle diyor Karacaoğlan:

Aldanma dünya malına
Blogdaki izleyici sayına
Bastıktan sonra butona
Gider gelmez olur bir daha.

Karacaoğlan der ki bu ne hacı
İyi değildir sonu, acıdır acı
Görünür ne bir yorum ne tepki
Sen bana abi de ben sana bacı :)


Bu arada "Mutlu Doğum Haftam" bugün itibariyle başlamış bulunmaktadır. Şımarıklık seviyemin tavan yapacağı bu haftada, "başlarım senin doğum gününe" aşamasına kadar elimden geleni ardıma koymayacağımı bildirir, saygılar sunarım.

Pai pai

19 Haziran 2010 Cumartesi

Hediye

Dualarım, dualarımız kabul oldu. Bundan daha güzel bir doğum günü hediyesi almamıştım. Seni çok özledik biz babanla, şimdi seni bekliyoruz artık.

Ağlak halime de alışın artık, bi suçum yok benim, hormonlar işte...

18 Haziran 2010 Cuma

Beklemek

Hadi gel ...
İngilizce bilmeyen hacılar için not: Çabuk gel lan !

17 Haziran 2010 Perşembe

Dünyaaaağ Kupası

Dünya Kupası başladı, sizler bu yazıyı okurken gruplardaki 2. maçlar başlamış olacak. İlk 3 gün, maçların hepsini izledim. Şimdi izlenimlerim (Ömer Üründül’ünkilerden fazla yorum içerir) :

G.Afrika – Meksika: Beynimizi göçerten vuvuzela zımbırtısı sebebiyle, aslında arılara karşı fobim olduğunu anladım. 11 Haziran’dan beri titriyorum hala. TRT maçı uydudan vermeyince, babamla şeytan anteni kurma girişimlerimiz yüzünden maçı pek takip edemedik, görüntü öyle bozuldu ki, bir ara sahada 66 kişi filan vardı. Meksikalılar pek güdükmüş, tipler kayık genelde, izlemeye değmez :) Maç 1-1 bitti.

Uruguay – Fransa: Fransa’ya beslediğim hisleri tartınca, ben acaip kafatasçı milliyetçi bir tip olmuşum yaaa, 2016 yüzünden çok kinlenmişim, Ermeni iddialarına destek vermeleri, terör örgütüne sempatiyle yaklaşmaları vs vs resmen dolmuşum ben. Yenilsin diye dua ettim ama Luganolu Uruguay pek varlık gösteremedi. 0-0 bitti.

G.Kore – Yunanistan: Canım Korem benim, sempatim hiç bitmiyor bu adamlara. 2002’den beri, G. Kore dendiğinde içim böyle hoş olur. Yunanistan’ı madara etmeleri, takır takır 90 dk futbol oynamaları şahane idi. Öyle ki, hiç uzatma bile olmadı denebilir. Yunanistan bildiğin hırdavatçı tiplerden oluşan, her birini marangoza versen beşer boy kereste çıkacak adamlar. O ilkel taktikleriyle halen buralarda olmalarına hayret etmemek imkansız. Maç sırasında, spikerin G.Kore futbolcularının ismini telaffuz etme mücadelesi ise takdire değerdi doğrusu. Yaptığı açıklamalarla, Vikipedia’da 3 sayfa yazılırdı herhalde. Sonuç: 2-0, ehe ehe, ezikliğimize doymayalım, Yunanistan yenilince biz yenmiş sayıldık sanki.

Arjantin – Nijerya: Arjantin maça öyle başlayınca, eyvah dedik, maç beşi bulacak herhalde. Messi’yi sevmiyorum ben yaa, oynadığından bişey anlamadım. Bizim spikerle Üründül, “harghhh Messi aghhhh izlemek harkkkk çohhhh zevglüü arşşşşş” tükürüklerini saça saça anlattılar. Nijerya çok beceriksizdi ama maşallah hepsi fidan gibiydi :) Yazık oldu civan gibi delikanlılara. 1-0 bitti maç

İngiltere – ABD: Ne biçim eşleşme lan bu, hangisinden nefret edeceğimi şaşırdım. Sonra İngiltere’yi takdir etmeye karar verdim. İngiltere’nin kalecisi ABD kalecisi olsaydı, İngilizler maçı 5-0 bitirirdi. Amerika ve futbolu bir arada düşünemiyorum, buna bari bulaşmayın birader. Bir de önünde sünnet çocuğu maşallahı olan formalarınız beni benden aldı. Maç 1-1 bitti.

Cezayir – Slovenya: Cezayir’in platin saçlı kalecisini görende bir şoka girmişim, uyuyup kalmışım.

Sırbistan – Gana: Bu iki takımı kupada görünce, insanın içi cızzz ediyor yahu :P Dolgu maddesi bile olmaz bunlardan. Ahhh milli takım ahhh, neyse burası uzar, küfre kadar gider. Sırbistan 10 kişi kalınca daha iyi oynamaya başladı, meğerse Lukoviç gaz yapıyormuş takıma. O sırada Üründül incileri devam ettiğinden, hocalardan biri oyuncu değişikliği yapsa, Üründül’ü yorumdan alsa diye dua ettim ama haa haaa haaa diye gülüşünü duyunca, bu hayalimin fantastik olduğunu anladım. Gana, penaltıdan gol attı, 1-0 yendi.

Valla 3 günün sonunda, futbol kalitesi vasat, heyecan vasat, fizikler vasat kaldı. Nerde o caaaanım Maldinili, Del Pierolu İtalyan milli takımının maçları, nerde Cezayir –Slovenya maçı :)

Yorumlarım devam edecektir, Üründül’den bıkmayan millet bana da katlansın, beni de sevsin.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Bu Yazıdan Sonra Gelmeyen Olursa Anlarım :)

Şu uzaylıların Türkçe konuşması mevzusu beni derinden sarstı, dün olayı düşünürken, birden aklıma bazı şeyler geldi. Çocukken hayal ettiğim ama büyüyünce gerçekleşmeyen şeyleri düşündüm. Şurdan buyrun:

Hayal 1: Güzel ve tombiş bir bebekmişim ama çocukluğum biraz çirkince geçti. Hatta ergenlik döneminde, az daha askere çağrılacaktım. Yine de hayal kurmama engel değildi bu durum ve ben büyüdüğümde, çok ama çok güzel bir kız olacaktım. Bir gün yolda giderken keşfedilecek ve çok ünlü biri olacaktım. Herhangi bir kabiliyetim olmadığı için, çok ünlü ne olacağımı hayal edemiyordum ama olacaktım işte.

Hayalkırıklığı 1: Büyümek de işe yaramadı maalesef, öyle kuğuya filan dönüşmedim yani. Bildiğin sıradan tip olduk. Keşfeden de olmadı, iyi de olmuş, hala hiçbir yeteneğim yok.

Hayal 2: Bir gün uzaylılar dünyaya gelecekti ve ilk benle temas edeceklerdi. Uzay gemisine bindirip, büyük bir meydana iniş yapacak ve benim aracılığımla dünyalılara sesleneceklerdi. Bi çeşit elçi olacaktım, böyle sihirli güçler filan vereceklerdi bana. Görünmez olacaktım mesela.

Hayalkırıklığı 2: Uzaylılar gelmedi abi, geldilerse de bana uğrayan olmadı. Gemi olayına gelince, tekneye ve vapura bindim çokça ama bırak gemiyi, gemiciğe bile binemedim. Bi de topluluk önünde konuşamıyorum ben :) dermişim, bak bunu becerebiliyorum, fena değilim yahu. En azından Ulusa Sesleniş kısmını becerebilirdim ama gelen giden olmadı. Görünmezlik de hayal oldu, oysa ne planlarım vardı ne planlarım.

Hayal 3: Türkiye bayan milli futbol takımının kurulması için çalışıp, santraforları olacaktım. Gol atmalara doymayacak, hatta erkek takımlarından transfer teklifi alacaktım. Oynayabilmem için yasalar, kanunlar değiştirilecekti.

Hayalkırıklığı 3: Açıklamama gerek var mı?

Hayal 4: Büyüyünce üniversite sınavında birinci olacaktım, hem çok güzel hem de çok zeki bir kız olarak, çok sükse yapacaktım.

Hayalkırıklığı 4: Güzellik kısmı çakıldı, birincilik kısmında az buçuk başarılı oldum. Türkiye çapında olmasa da kendi çapımda birinci oldum.

Hayal 5: Güzel, zeki ve çok dindar bir kız olacaktım. Bütün dini görevleri yerine getirecektim, her iki dünyaya birden çalışacaktım.

Hayalkırıklığı 5: Kendimi Allah'a havale ediyorum :(

Hayal 6: Siyasete girip ülkenin ilk kadın başbakanı olacaktım.

Hayalkırıklığı 6: Tansu Çiller bu hayalimi elimden aldı, alacağın olsun Tansu abla :(

Hayal 7: Trabzonspor'un kulüp başkanı olacaktım, kulübün sıkıştığı yerde, cebimden transfer yapacaktım. Avni Aker'in önüne heykelim dikilecekti.

Hayalkırıklığı 7: İş hayatına başlayıp da para kazanmanın zorluğunu anlayınca, bu hayal zaten anlamsız hale gelmişti.

Off ya, başarısız bir insan olmuşum ben, hiçbir hayalim gerçekleşmemiş :( Şarkıcı olma hayalimden bahsetmeye gerek görmüyorum artık. Hadi gidiyorum ben, böööhüüüüüüü ...

8 Haziran 2010 Salı

Flaş Flaş : Uzaylılar Türk Çıktı !

Bugün gazetede okuduğumuz, daha doğrusu izlediğimiz bir haberle şok olduk. Habere göre, İspanyol bilimadamları, dünyadan 4,3 ışık yılı uzaktaki Centauri takımyıldızındaki uzaylıların, kendi aralarında Türkçe konuştuklarını tespit etmiş :S Bakkkk sennnn, duy da inanma !

Haberin bir de videosu vardı, şurdan bakınabilirsiniz. Videoyu açınca, haber şöyle başlıyor: "Fazla kilolarınızdan mı şikayetçisiniz, Acai Berry cart curt vs vs " Anammm dedim, uzaylı bile olsa, Türk'ün her zaman bir kilo problemi var herhalde. Meğer reklammış, sonradan aydım.

Videoyu izledikten sonra tabi doğal olarak biraz gururlandım, göğsüm kabardı, gözyaşlarımı tutmakta zorlandım. Sen 4,3 ışık yılı ötede ol, yine de ana dilinden vazgeçme, yok yok, valla dayanamayıp ağlayacağım. (Şoktaki yazar, burada gözyaşlarını silmek ve kendine gelmek için 10 dk ihtiyaç molası verir. Yalan yaaa, tuvalete gidip geleceğim)

Şimdi mantıklı düşünebildiğime göre, olayın gerçekliğini ve nedenlerini tartışabiliriz:

  • Türkler, Orta Asya'dan göç ederken, gruplardan biri durumu abartmış, Daniken'in bahsettiği, Tanrıların Arabalarından birine atlayıp, soluğu Centauri'de almış olabilir. O zaman dünyada telefon neyin icat olmadığından, kalan gruplarla haberleşme imkanı bulamamış, sonra da "amannnn koy tatoşuna gitsin, şurdan arazi kapatırız, o halamın oğlugilleri zaten sevmiyordum" diyip bağları koparmış olabilir.
  • İspanyolların telsizlerine iki Türk'ün muhabbeti karışmış olabilir. Evrenin sırlarının anlatıldığı düşünülen diyalog pekala şöyle olabilir: "Bugün bir manita gördüm, taş ooolumm taşşş şerefsizim".
  • Uzaylıların dünyayı ziyaretleri sırasında; Anadolu'da bir vatandaşın evine konuk olup, karşılaştıkları misafirperverlik karşısında aşırı duygusallaşmış, kendilerini evilerinde hissetmiş olabilir. Ziyareti sırasında öğrendiği dili, galaksisine taşımış, Fetoş okulları gibi okullar açarak dili yaygınlaştırmış olabilir.
  • Uşak'taki köylülerin taşladığı uzaylılar, çok pis intikam almaya hazırlanıyor , bizi kendi dilimizle dövmeye geliyor olabilirler.
  • Mustafa Topaloğlu, uzaydan gelen ziyaretçilerden birine imam nikahı kıymış, ancak resmi nikah olmadığı için uzaylı gelinimiz sınırdışı hatta galaksidışı edilmiş olabilir.
  • Centauri'ye bizim haberimiz olmadan gidip tüm Centaurililerin soyunu kıran Amerikalı ve İngilizler, suçu bize atmaya çalışıyor olabilirler. O Türkçe konuşan uzaylılar esasen bildiğin hamburger obezi Amerikalılar olabilir.
  • "Konuştuklarımız kaybolmuyormuş lan, uzaya gidiyormuş" efsanesi gerçek olabilir.
  • İspanyollar kafayı yemiş olabilir. O zaman kendilerine diyoruz ki "kafan çok güzelmiş canım, güle güle kullan".

Peki bu durumda neler olabilir:

  • Centauri'de bir yatırım fırsatı varsa, değerlendirmek iyi olur, daha doğrusu olurdu. Öyle bir fırsat vardıysa, Unakıtan ve Mahdumları ve Kerimeleri A.Ş. zaten geçen ışık yılında haberdar olup Unakıtan Turizm Petrol Kuyumculuk Gıda Hayvancılık Danışmanlık İnşaat Taahhüt Bilişim Sistemleri Ltd.Şti'yi kurmuştur. Bize ekmek çıkmaz !
  • Türk'ün 4,3 ışık yılı uzakta da olmasından duyulan gurur ve övünçle, Centauri Ülkü Ocakları açılabilir.
  • Centauri'deki diğer halkları ezdiğimiz, acaip ayrımcılık yaptığımız, çok vahşi ve barbar insanlar olduğumuz iddia edilebilir.
  • İnci Sözlük, Centauri'nin bilişim sistemlerini hackleyebilir. ccc inci uzayda da ........ ccc
  • TRT, TRT Centauri kanalı açabilir.
  • Ziraat Centauri Kupası düzenlenebilir ve dünyadaki mağduriyetleri giderilsin diye ilk kupa Fenerbahçe'ye verilebilir.
  • Denizli Belediyesi, muhteşem altyapı hamlesine, Centauri'de devam edebilir, "tamamlanmasına 1,5 ışık yılı kaldı, biraz daha sabır" pankartları asabilir.
  • Centauri yenilince de biz de yenik sayılabiliriz.
  • Yılmaz Vural, Centauri Futbol Federasyonuna başkan olabilir, hatta tüm kulüplerin teknik direktörü olabilir. Maçlarda kendisiyle kavga edip, kendi yumruğuyla ağır yaralanabilir.
  • Rus kızları toptan Centauri'ye şutlanarak, Antalya'da göğsünü gere gere, yağlarla ve selülitlerle barışık, güvenli tatil yapılabilir.

Valla aklıma ilk gelenler bunlar, başka fikri olan varsa yazsın lütfen.

"Bir Türk, tüm galaksilere bedeldir" .

7 Haziran 2010 Pazartesi

Gelişiyordum ki, Bunlar Bunlar Oldu

Çocukken, hatta okumayı bilmeyen bir çocukken bile kitap okumayı çok severdim. Nasıl oluyor demeyin, valla bi şekilde okuyordum. Okuma merakım hep sürdü, 2000 li yılların ortalarında doruk noktasına çıktı. O yılların popüler rüzgarlarına da kapılınca, bir kişisel gelişim delisi oldum. Allahım yarebbim ne bulsam okuyor, habire gelişiyordum. En büyük merakım da iletişim konusunda guru boyutuna gelebilmekti.

Herkese merhaba demeye, naber demeye merak sardım. Kötü niyetim yoktu, sadece çok fena gelişesim vardı. İşi abartıp, bir AVM'de, temizlik yapan ablaya "selam naber, çok güzel siliyorsun buraları, tebrikler" dediğimde beni süpürgeyle kovalamasaydı, bu merakım daha da sürecekti korkarım. Sonra internette bir kişisel gelişim sitesine rastladım. Tam aradığım şeydi, herşey vardı. Makaleler, videolar, forum vs vs. Hızlı bir dalış yaptım siteye. Sonrası malum, hızla yükseldim sitede, pehhh :) Site yöneticileri arasına katıldım, o dönem çok güzel bir ekip biraraya gelmişti. Güzel çalışmalar yapıyorduk, ben bir ara kendimi pisikolop (bu farklı bişey, reca ederim) filan sanmaya başladım. Normalde son derece zevzek bir tarzım olmasına rağmen, orada aşırı bir ciddiyetle, hedeflerden, planlardan bahsediyordum :) Sonra forumda görev aldım, forumun jandarmasıydım. Resmen karakol kurmuştum, hata yapanları, Müge Anlı gibi azarlıyordum.

Forumda çeşit çeşit insan vardı, aynı konuyu herkes farklı algılıyordu. Arada kavga kapışma çıkıyordu, araya girip iki tarafı da dövüyordum. Sonra ikisi bir olup bana saldırıyordu. Pek çok manyağa rasgeldim bu sitede, öyle böyle değil. Bi de afedersiniz, ben gerizekalı gibi tüm forumlara gerçek adım soyadım ile üye oluyordum :S Üyeler arasında, aşırı dinciler, aşırı ateistler, aşırı gerizekalılar, aşırı sapıklar, aşırı normaller ve aşırı şeker insanlar vardır. Ben şimdi bu şekerlerden bahsedeceğim size, ben onlara kısaca kızlar diyorum:

Hülla: Başta birbirimize çok resmi davranıyorduk, siz biz filan derken, acaip kanka olduk. Akşamları msnde konuşup güleceğiz derken koltuktan filan düşüyorduk. Bazen gülerdik, bazen dertleşirdik. Sonra buluşmayı başardık :) Deliler gibi nefes almadan sohbet edebiliyorduk. Şimdilerde iş güç sınav derken biraz uzak kalsak da, kaldığımız yerden aynen kudurabilecek kapasitedeyiz, dimi beybi :)

Meral: Sabırtaşım, anaç kuzum, komandom, neşe kaynağım, elinden her iş gelir İsviçre çakım meralim. Bir gün çocuğuma bir başarı hikayesi anlatmam gerekirse, Meral teyzesinden bahsedebilirim. Bak çok çalışıp uslu olmazsan kötü olur, Meral teyzen gibi mi olmak istiyorsun derim :P Şaka lan şaka, o bitanedir, candır.

Ecem: Katıldığı güzellik yarışmasında 3. olduğunu, ama yarışmacı sayısının 2 olduğunu bana anlattığında yemin ederim mideme bir sancı girmişti, 3 ay geçmedi. Ecem, benim hayalimdeki kız çocuğuydu, hep de öyle oldu. Evlendi barklandı sıpa ama hala şirinem o benim.

Sevdakuşum: Liderkentlim, deli Tsiram, forumda beraber "lakait"lik yaptığım çılgın Trabzonlu :) Hemşeri olduğumuzu öğrenince de ayrı bir bağlanmıştık birbirimize. O, başkaları için Sevda'dır, benim için Sevdakuşu'dur. Nokta !

İpek: Forumda gizli gizli hayran olduğum, güzeller güzeli arkadaşım. Zeka bulmacaları için cevap anahtarı olarak onu kullanırdık. Bir çok kişinin sigarayı bırakmasına vesile oldu. Kalbi güzel, kendi güzel, tek kusuru birazcık fenerli oluşu. İpekim, son bomba şu: Fenerbahçe 55 bin kişiyle şampiyonluk tatbikatı yapmış :D

Şükü: Bir insan 7 / 24 mantıklı, tatlı, nazik, candan olabilir mi? Olur olur valla olur, Şükü ise olur. Bir fincan adaçayı gibidir Şükü, bir yudum alsanız bile rahatlamanıza ve tebessüm etmenize yeter.

Gurbet: Deplasmandaki kardeşceğizim, kızlar grubunun yaş ortalamasını tek başıma yükseltmeme gönlü razı gelmeyen, selam kızlaarrr dediğimde bozulan ama selam ablacım demekten de geri kalmayan güzel kardeşim. Çamaşır yıkarken Calgon kullanmak gerekmediğini tartışabileceğiniz kadar ev erkeği ama bi o kadar da Adanalı :) Yengeye saygılar.

Emel: Haksızlığa dayanamayan, hassas, alıngan, güzel kalpli Emel. Gif'lerin ustası Emel, msnde virüsten kurtulamayan Emel, hişşşş look at naked photos of Obama, lollllllll :D Özletiyorsun kendini Emel, yuvana dön evladım.

Hasan: Tanımlanamayan kişi, sıfatlarla nitelenemeyen şahsına münhasır insan. Forumda 2 A4 dolusu yazıya, eklenmesinden sadece 5 sn sonra "çok beğendim, paylaşım için teşekkürler" yorumu yazabilecek kadar hızlı forum faresi. İkide bir feysbuktan şutlanan iflah olmaz laik. Aşırı kilolarıyla barışık, ikiz yeğenlerine isim olarak Alex ve Souza koymaya teşebbüs edecek kadar fanatik bir insan. Kahraman Tazeoğlu'ndan nefret etmemizi sağlamıştır, güneş gözlükleriyle yakmakta, şok eden iletileriyle kendimize getirmektedir.

Bir de İzzet'imiz var, bu delilerin arasına sonradan katıldı, umarız pişman değildir. İşte efendim, biz böyle 10-11 kişi, birbirimizi bulduk. Eeee ne demişler, hacı hacıyı tekkede, deli deliyi her yerde bulur. Her gün haberleşmeden, birbirimize takılmadan duramayız. Fırsat bulup görüşebildiğimizde, aynı sıcaklığı yüz yüze iken de yakalamayı başarıyoruz.

İşte böyle oldu, 2 yıl kadar forumda takıla takıla birbirimize yapıştık, şimdi de ayrılamıyoruz. Allah ayırmasın da, iyi günde kötü günde destek oluruz birbirimize. Sonra topluca koptuk forumdan ve hepimizin kişisel gelişimi yarım kaldı. Oysa daha gelişip iletişim gurusu olacaktım ben. Neyse, bi halt olamadık ama en azından dünya güzeli dostlarımız oldu.

Sizi seviyorum kızlar, hepiniz irençsiniz :D Paylaşım için de teşekkürler :P

6 Haziran 2010 Pazar

Hormona Gel !

Geçen hafta bir çalışma için makina imalatı yapan bir firmaya gittim. Çalışma sırasında, üretimdeki ustalardan birinin telefonu çaldı ve şöyle bir konuşma gerçekleşti:

Usta: Ne oldu gene?
Ustanın ağlayan karısı: Böööhüüüüüüüü
Usta: Ne oldu, ne ağlıyon gene?
Ustanın ağlayan karısı: Böööhüüüüüüüüüüüüüüüüüüü ühhüüü ühh
Usta: Annem bişey mi dedi?
Ustanın ağlayan karısı: Vaaaahhhhhhaaaaaa hüüüüüü
Usta: Tamam tamam, ağlanır mı bunun için, kapat kapat hadi, işim var.
ÇATTTT

O an afalladım, belli ki kadının canı bişeye sıkılmış, üzülmüş, derman olsun diye kocası olacak kozalağı (evet evet bildiniz, erkeg milletine çemkireceğim gene) aramış, o ise anlamaya çalışmadan çat diye telefonu kapatıyor. Aklıma yıllar önce okuduğum bir yazı geldi. Empati ile (o zamanlar kişisel gelişiyordum) ilgili yapılan bir araştırmada, kadın ve erkeklerden, bildikleri duygu türlerini ifade etmeleri istenmiş. Araştırma sonucunda, kadınların yaklaşık 25 duygu tanımlarken, erkeklerde bu sayının 3-5 olduğu tespit edilmiş. Evettt, bu kadarla sınırlıymış. Bu yüzden de kadınların daha empatik olduğu, erkeklerinse karşı tarafın duygularını anlamaktan yoksun kozalaklar olduğu sonucuna varılmış.

O zamanlar da düşünmüştüm, sebep ne olabilir diye, ustanın konuşmasına şahit olduktan sonra sebebin hormonlar olabileceği kanısına vardım. Kadınlar pek çok hormonun etkisi altındadır. Testesteronu yükselirse, bıyığı çıkar, hacı gibi olur. Östrojeni yükselir, içten yanmalı motora dönüşür. Prolaktini yükselir, maçta ayağına tekme gelen futbolcu için bile gözyaşı dökecek hale gelir. Hormonlar geri çekilir, menapoza girer, sıcak soğuk dengesini tutturamaz. Hayatının her anında bir hormonun etkisi altında kalır.

Oysa erkeği yöneten tek hormon testesterondur. Hayatının evrelerinde, bu hormonun sadece miktarı değişir. Ergenlikte, hareket edebilen her dişinin güzel görünmesini sağlar. Yirmili ve otuzlu yaşlarda, skora gitme isteği uyandırır. Kırklarda, kıymeti anlaşılmaya başlanır. Ellilerde, yaşlanma korkusuyla hormonu tavan yaptırma isteği uyanır ama iyi sonuçlanmaz. Altmış ve üzerinde, hormona veda edilir, aza kanaat edilir.

Testesteronun hakimiyeti, erkeklerin günlük konuşma diline de yansır. Mesela maçlarda; gol olmamıştır, nasıl koyduk çocuğu olmuştur. Maç kazanılmamıştır, nasıl geçirilmiştir. Hormon dile de vurmuştur kısacası.

Bu yüzden canlarım, garipleri hor görmeyelim. Tasarımları böyle olunca, fazla duyguya imkan kalmıyor. Artık kendilerine, "senin dünyanın en güzel kadını olduğunu" cevabını beklediğiniz ama kendisinin esasen akşamki fasulyeden kalmış mıdır diye düşündüğü , ayıp olmasın diye size "seni canım" diyeceği "ne düşünüyorsun sevgilim" sorusunu sormayın. Tepki verdiğinizde sizi anlamamasına da aldırmayın. Size onlarca çeşit duygu sağlayan hormonlarınızı da sevin emi :)

Pai pai

4 Haziran 2010 Cuma

Complicated

Zor bir gündü, şu saatte burada olmamam lazım ama saatlerce yatmak hiç bana göre değil sanırım. Bugün 2 evlendirme programı, 1 voleybol maçı, 1 tenis maçı, 1 yemekteyiz ve sayısız haber bülten izledim. Hatta Türk Malı izledim 15 dk ve fazlasına tahammül edemedim. Yok yok, evde öylece durmak iyi değil. İşe koşturmak daha güzel. (İlaçların tesiri altındayım, bu sözleri her an inkar etme hakkımı saklı tutuyorum)

Bugün Lady Gaga'ya rastladım müzik kanalında, iyiymiş, selamı var. Yalnız ben ona , bırak kızım yaaa, Hande Yener ve Demet Akalın'ı taklit etmeyi bırak dedim, biraz ağır konuştum. O saat biraz bozuldu ama dost acı söyler. Her klip taklit, her dans birebir aynı. Yaratıcı ol dedim. Bi de Yaşar Gaga akrabası değilmiş, "biz ımirikaya yerleştik ama belki onlar Anadolu'da kalmış olabilir" dedi. Neyse işte, kulağını çektim keratanın, özgün ol dedim. Önümüzdeki kliplere bakıcaz artık.



Şimdi bu resimdeki abiyi merak etmişsinizdir siz. Kendisi Fransız bir çiftçi, geçen hafta Pahi'de (cahiller için not: Bunlar Paris'e Paris demiyor) yapılan çiftçi gösterisi sebebiyle ekran karşısına çıktı. Abi bakar mısın yaa, bi bizim çiftçi Hasan'a bak, bi de Julien abiye bak. Böyle çiftçi, böyle köylü, elbette milletin efendisi olmalıdır. Julien'e bakınca, sizin de içinizden organik tarım işine girmek gelmiyor mu? Damlama sulama ile bağı bahçeyi yeşertmek, biçerdöverle şiddet yaratmak filan ?

Çiftçi Hasanlara da selam olsun, analarıyla beraber başımızın tacıdır. Tipsiz çiftçi yoktur, Fransız çiftçi vardır.

Bugün her yerde dönen muhabbet, Google'a getirilen yasak oldu. Kökten ne zaman yasaklanacak, ne zaman İran gibi muhteşem bir İslam Cumhuriyeti olacağız diye özlemle bekliyorum. 2004 senesinde, eski trenin daha hızlı gitmesini emrederek "Hızlı Tren" projesini başlatan ve meydana gelen kazanın sorumluluğunu makinistlere yıkan sevgili bakanımız, yasakları kaldırmak yönünde bir sinyal vermemiş. Millet, adresini bildiği siteyi bile adres çubuğuna yazmak yerine google'dan aratıyor, bakanımız haberdardır umarım. Bilgisayar işleriyle uğraşan bir arkadaş anlatmıştı, "şu internet neymiş, bi diskete yükleyin de bakalım" diyen yöneticilerimiz varmış meğer.
Bu arada izleyici sayımız 61 olmuş ve izleyici kontenjanımız kapanmıştır. Kutsal sayıyı yakaladık nihayet :)
Gelelim yazının başlığına; tam olarak öyleyim şu anda. İyi olup gelmeme az kaldı. Beni beklerken sıkılma emi, Lady Gaga dinle bebeğim. Dönüşte sınav yapıcam. Pai pai...

3 Haziran 2010 Perşembe

Puro Alır mıydınız?

Bugün evde çalışıyorum. Evde çalışmak gibisi yok, işini ayarlarsan arada TV izleyebilirsin, yemeğini yapabilirsin. Çamaşır makinası sıkmaya geçtiği sırada, sen telefonda müşteriye hazırlaması gereken bir çalışmayı anlatıyor olabilirsin :)

Velhasıl kelam, bugün evdeyim. Öğlene doğru voleybol maçı vardı, bayan milliler Küba ile oynuyordu. Bayan voleybolunu çok severim, eskiden 6 sene oynamışlığım da vardır. İşe ara verip izledim. Küba takımı eskiden çok güçlüydü, çok cins elemanları vardı. Kızlar çok güzel olmasalar da taş gibi olurlardı, makyajdır, saçlardır vs vs. Bugün gördüğüm bir oyuncu beni şok etti. Bu ablanın resmen bıyığı vardı, öyle böyle değil. Acaba dedim, karma bir maç felan mı, ama yok yani, ablanın kalan kısmı bağyan, bıyık kısmı ise bildiğin hacı.



Bi de abla bıyığının yan tarafına bir piercing taktırarak olaya tüy dikmiş. Hımm tüy dikmek doğru tabir olmadı, zira ortam zaten yeterince tüylüydü. Şu sonuca vardım, bu hanım kızımızın tüylerle arası iyi, istemediği bir tüyü yok.

Şimdi gelelim meseleye, olabilir, bakım zamanı kaçmış olabilir ama bi de şu açıdan düşünmenizi isterim. Hani erkeklerin hayal dünyasında, baldırında puro saran, afet bir Kübalı vardır, hani diyorum, bu afet sahiden de hayalden ibaretse, o afet bildiğiniz felaketler aslında veleybolcu abla gibi bıyıklı mıyıklı ablalar ise ? Ne dersiniz, hala bir puro almak ister miydiniz?
Bu arada bir duyuru yapmak istiyorum. Aranızda, pişmeyen taze fasulye türleri konusunda araştırma yapan veya Behlül gibi 2-3 yıl doktora yapan varsa, ben size yardımcı olabilirim. Kocaman pazarın pişmeyen tek fasulyesini her hafta seçmeyi başaran biri olarak, pozitif bilime katkı koymak isterim. 3 saat oldu yahu, hala kıtır kıtır.
Ben gidip bir puro içip geleyim. Görüşmek üzere, pai pai ...

2 Haziran 2010 Çarşamba

Ahhhhhh

Yeter valla yeter, bugünlerde yaşananlar bana fazlasıyla ağır geldi. Mümkünse hayattan istifa edip uzaklaşmak istiyorum. Allahım keşke Ortadoğu'nun ortasında bir ülke olacağımıza, okyanus ortasında, bir tek senin bildiğin bir ada ülkesi olsaydık. Tek derdimiz hindistan cevizi ile tsunami olsaydı.

Şunlar beni çok yordu, gecenin bu saatinde, doğru dürüst nefes alamamama sebep oluyor:

  • Hani bir anekdot vardır, dünyadaki tüm milletlere, "insanlığın sorunları" konusundaki çözümleri sorulmuş, her ülke bir cevap yazmış. İsrail ise hiç cevap yazamamış, çünkü "insanlık" nedir bilmiyormuş. Yıllardır yaptığı mezalime ara verecek gibi durmuyor, sürekli bir kibir içindeler ve ben bunun derin bir korkudan kaynaklandığına inanıyorum. İzlediğim görüntülere inanamadım bir an, nasıl olabilir diye sayıklayıp durdum. Bir ülkenin, dünyanın en büyük terör örgütü olması, bunun resmi politikaları olması inanılır gibi değil.
  • Büyük abisi ABD'nin timsah gözyaşları da beni daralttı doğrusu. Obama değişim vadetmişti, barış vadetmişti. Beyaz Saray kanadında değişen tek şey başkanın rengi oldu. Özetle Obama tırt çıktı, zenci olmaktan başka bir özelliği yokmuş maalesef.
  • Şehit haberleri, saldırı haberleri gelmeye devam ediyor. Halkımız mağrurluğundan birşey kaybetmiyor. Ancak, şehitlerimiz, Gazze'dekiler kadar Recep bey'in ilgisini çekmiyor. Din kardeşlerimize sahip çıkılmasına eyvallah, yaşadıkları mağduriyete dikkat çekilmesine eyvallah ama hamas militanı gibi görünen adamlar beni korkutuyor. Taksim'e yürüyen kalabalığın görüntüsü, tüyleri diken diken etti. Kendi vatanlarında esir olan Filistinlilere çok üzülüyorum, ancak bugüne nasıl geldiklerini ve 1. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlıya nasıl sırt çevirdiklerini düşününce, buna hiç de şaşırmıyorum.
  • İsrail'i düşündüm şimdi yine, ulan Allah belanızı versin yaaa !
  • 3 yıldır ne olduğu anlaşılamayan şu davadaki gelişmeler de sinir bozucu. Her büyük olayın arkasına, bir gözaltına alma dalgası gelmesi de enteresan. Beni kınamayın, maden kazasını bile bu gözaltılara bağlayan spikerler var yandaş dinci medyada. Onların yanında ben masum kalırım.
  • Bi de kafası basmayan adamlar ve kadınlar var, anlattığını anlamayan, anlamadığı şeyi iyice deforme eden, bildiğin mankafa insanlar. Offf buna hiç girmeyeyim şimdi, uzar gider.

İyi olup geleceğim sevgili blog, moralim bozuk, işler yoğun. Beni birkaç gün idare et emi canım.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

İnsanlık

İsrail, Allah belanı versin diyorum, başka da birşey diyemiyorum. İnsanlıktan hiç mi nasibinizi almadınız, taş mısınız odun musunuz ??? Allah belanızı versin inşallah.

30 Mayıs 2010 Pazar

Here are the results of Turkey !

Eurovision devam ediyor, Allahım öleceğim gülmekten. İspanya bi daha sahneye çıkacakmış, kabus gibi yaaa. Saha kapatma cezası olmalıydı bence. Bu akşam ne tuhaf bir akşam. Bak yarışma bitmeden risk alıp yazı yazıyorum, malum bizimki taşra baskısı.

An itibariyle Danimarka yarışıyor, bi tane adam gibi şarkı yok daha. Yunanistan resmen İsmailos YKOS ile katılmış yarışmaya, o ne öyle anam babam, türkü desen türkü değil, pop desen pop değil. Ermeni abla da sırf meme yapmış, valla bunların hırsını görünce buraları ülkü ocağına çeviresim geliyor. Al sana kayısı çekirdeği, git nereye dikersen dik. Fransa iddialı gibiydi ama ortada plaj olmayınca, baldır bacak yapamayınca gayet sıradan (valla tam burada kullanılacak bir söz var ama terbiyem şaapmadı, hani .. sonik ile biten, bildin mi :) ) oldu. Almanya’nın şarkı sevimli gibiydi ama ne bileyim kıza ısınamadım. Portekiz, İzlanda, Yunanistan’ın yavrusu filan da facia gibiydi. Bi de beğenip bize puan vermezler.

Bu Kafkas bölgesi incelenmeli bence, ne yediriyorlar bu kızlara yahu, hepsi sera malı gibi, tek tip ! Hepsi de barım barım bağırıyor, sevemedim şarkılarını. Bağırmadan da söyleyebilirsiniz kızlar.

Ohhh yarışma bitti. Valla bi adam gibi bizim şarkı var, hakkımızı yeme Avrupa, çok fena ilenirim bak. Ters köşe etmeyin beni haaa !

Andddd here is the result of me: 1 kg kayısı goesssss to armania !

EDİT EDİT SON DAKİKA: Bravo Manga bravo ! Ülkelerin en az üçte biri hiç puan vermediği halde, gurbetçilerin blok oy verdiği İsviçre, Belçika vb den az puan aldığı halde 2. oldu. Gerisi hikayedir. Şu puan vermeyen ülkelere de tek sözüm var, asfasfagahsbssb!!!!

EDİT EDİT SON DAKİKA 2: Feyste avrupalı arkadaşlarla ve onların arkadaşlarıyla kapışıyoruz şu anda. Gazamız mübarek olsun, çok feci motiveyim, 3-5 güne gelmezsem gelip beni kurtarın arkadaşlar.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Ağlak Kampanya

Uzuuuuuun bir aradan sonra, dün evde çalışma mutluluğuna nail oldum. (Yeni nesil için uyarı: Nail, "nıeyl" diye okunan nail değil, sahip olmak, erişmek anlamında) Bu sayede TV karşısında 1-2 saat geçirme fırsatım oldu. Eurovision sayesinde harekete geçen milli duygularım, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası evsahibinin belirlenecek olması hasebiyle tavan yaptı. Baştan belliydi tabi Fransa'nın alacağı ama 2 saatliğine heyecan yapalım dedik. Hayatımız o kadar sıkıcı anlayacağınız.

Bizim tanıtım başladı, Allah dedim bu ne! Resmen Küçük Emrah filmi tadında, "Turkey has never been the host" mu ararsınız, "bizim kaç tane havaalanımız var biliyonmusuzzz" mu ararsınız, yok "Turkey is ready" gibi tipik akepe ingilizcesi cümleler mi , neler neler . Sunumu da yeni gözdeleri Defne Samyeli yaptı. Hadi bunları geç, esas beni şok eden recep beyin kaseti oldu. Durun durun heyecanlanmayın, öyle değil. Kendisi uzaklarda mal satışında olduğu için, yerine bandı geldi. Ama kendisine bir makyaj yapmışlar , valla ben kadın halimle utandım. Defne'de bile o kadar makyaj yoktu. Ben hayatımda onca fondöten (yazarken bile zorlandım), onca allık sürmüş değilim. Bi de o yavruağzı tonlar filan hiç olmamıştı yaaaa, bence makyöz kimse değiştirsinler. O noktaya kadar bence gayet etkileyici idi sunum, mağdura bağlamıştık işi ama o görüntü mahvetti hepsini.

Platini sonucu açıklamaya çıktığında, suratındaki yavşak (afedersiniz ama o ifadeyi tanımlayacak üsturuplu bir kelime bulamadım) ifadeden sonuç anlaşılıyordu zaten. Ağzını zor topluyordu denyo, bunu fitbolcuyken de hiç sevmezdim. Tombalak tosbağa, bi de arkadan ukala ukala laflar etti. Oysa "Turkey has never been host" idi yaaaaa, biz olacağdukk yaaaa :(

Neyse, hadi geçmiş olsun. Şu makyöz işini de halledin bebeğim, ele güne karşı olmeyoo !

28 Mayıs 2010 Cuma

Eurokontör

Eurovision haftası başladı nihayet. Her sene bi daha izlemeyeceğim diyorum ama milliyetçi duygularım kabar kabar olunca, geçiyorum başına. Manga'yı çok severim ezelden beri zaten. Şarkıları vasat gibiydi ama az önce izlediğim 2. yarı finalden sonra, kendilerinden özür dilemeyi bir borç biliyorum.

Buradan bazı ülkelere ve yetkililere seslenmek istiyorum. Lütfen lütfen bazı ülkelerin müzik yapmalarına izin vermeyin. Litvanya, Slovenya, İsviçre mesela, müzik yapmasın bunlar. Abicim gidin basketbol oynayın, manken olun, çikolata imal edin ama müzik yapmayın, lütfen yaaa. İnsanlık zaten binbir dertle uğraşıyorken, bi de siz fazla geliyorsunuz. Özellikle Litlerden rica ediyorum, iki gözüm, gidin tedavi olun, sonra o bacaklara epilasyon olayına girin. Şort giymekte ısrarlıysanız lütfen çiçekli böcekli bildiğimiz şortlardan giyin, o neydi anam babam, yok yok kaldıramayacağım ben bunu. Kaçırıp da izleyemeyen talihliler için Litlerden geliyor:

Parçala Behçet

Pai pai bile diyemiyorum, o kadar yani...

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Teknolojinin Bozuk Türkçesi

Eşimle ilk dizüstü bilgisayarımızı 2003 senesinde almıştık. O zamanlar, laptopu satınca bir tane Doğan görünümlü Şahin alınabiliyordu. Kutusundan çıkardığımızda, aleti nereye koyacağımızı bilememiş, dokunmaya kıyamamıştık. Bu durum, ben kendisini düşürüp ağzını gözünü dağıtana kadar, yaklaşık 2 sene sürmüştü. Ama sağlam aletmiş, HP Compaq idi, dağılmasına rağmen, zehir gibi çalışıyordu.

2004'te bir tane de Toshiba aldık. İkimiz de bilgisayarlarımızı tepe tepe, dere tepe, efil efil kullandık. İki sene önce, bilgisayar satışı yapan bir arkadaşımızın, milliyetçi söylemleriyle gaza gelip, yerli malı kullanın hacılar demesi sonucu, fiyatı da iyi diye, 2 tane yerli marka laptop aldık. Valla başta çok korkmuştuk ama zaman bizi haksız çıkardı. Çünkü bu yerli marka laptoplar, çok fonksiyonlu çıktı, her daim başka bir özelliği ile bizi kendimizden aldı. Normal bilgisayar fonksiyonlarının yanısıra, bu muhteşem teknolojik aletlerin şu ek özellikleri var:

  • Bu marka bir laptopunuz varsa, aynı zamanda bir elektrikli ısıtıcınız var demektir. Kışın parmaklarınız sürekli sıcacık olur. Aynı zamanda, çok kuvvetli fanı sayesinde, ortamı da dakikada 1 C kadar ısıtabilir. Ev sobalı ise, elektrikli battaniye niyetine kullanabilir, hatta abartmanız durumunda sarılıp yatabilirsiniz bile.
  • Diyelim ki evde yalnızsınız, canınız sıkıntıdan patlıyor. Bir ses, bir hareket arıyorsunuz. İşte laptopunuz burada can simidi gibi yetişiyor. Fanından çıkan muhteşem uğultunun yanısıra, tuşlara bastıkça değişik tonlarda çıkan iniltiler can sıkıntınızı silip atıyor. Du bakiim J tuşuna basınca nasıl ses çıkıyor diye diye epeyce bir eğlenebiliyorsunuz.
  • O kadar sürprizlere açık bir laptop ki kendisi, daha paketten çıkarıp ilk açtığınızda, açma kapama düğmesi, forşşşşş diye yerinden fırlayabiliyor. 24 dizisi gibi, adrenalin forever!
  • Bazen de tuş takımından bir harf, mesela Ş harfi, kenarda köşede kalmaktan sıkılıp, kendi kendini 20 kere filan basabiliyor. Şşşşşşşşşşş ne oluyoruz yahu diyebilirsiniz, üstelik de Ş harfleri müessesenin ikramı.
  • Bu laptoplar son derece evcimendir, her an robota dönüşüp, kanepede ağzınız yamulup uyuyakalmışken üstünüzü örtebilir, biraz asabi bir anına denk gelmeniz durumunda ise, ağzınıza ağzınıza vurup, git yerinde zıbar, daha taksitlerim bitmeden işlemcilerimi yediniz uleynn diye saldıradabilir. Garantisi yok, yani var da, başka türlü var :)
  • Laptopu aynı zamanda bir geometri dersi aracı olarak da kullanabilirsiniz. Mesela benim ekranın sağ köşeye birleşim noktası ile, sol köşeye birleşim noktası arasında, takriben %15'lik bir açı mevcut. Pekala iki köşenin birbirine uzaklığını ve sağ köşenin yüksekliğini verip, üçgenin alanını hesaplayabilir, bu tasarım harikasını üreten mühendislere ve de kalite kontrolden onay verip sevkeden kalite kontrolcülere hayır duası gönderebilirsiniz. Dolayısıyla, bu laptopu kullanmanın, iman gücü üzerinde de hatrı sayılır bir etkisi olduğunu iddia edebiliriz.

İşte böyle gençler, yerli malı yurdum malı, herkes ona bulaşmalı ! Pai ve pai elbette :)

EDİT: Mühendisliğime tüküreyim, % 15 lik açı ne yaaa, 15 derece olacaktı o, tüüüü bana tüüüüü bana. Geceyarısı yazma bi daha, rezil. (Edit tarihi: 29.05.2010 o kadar da hassasım ama )

25 Mayıs 2010 Salı

Ödül mü Yazı mı, Adını Sen Koy :)

Blog bültenimize bir son dakika gelişmesiyle başlıyoruz. Becerikli arkadaşım Casminella, "Tatlı Blog" ödülünü benimle paylaşmış. Gel dedi, al dedi, ödülünü dedi, al dedi, bloguna dedi, koy dedi :) Şimdi özetler, pardon kurallar:

  • Bu ödülü 10 tatlı blogger arkadaşa gönderilecek, göndermeyene, bundan gayri "bey" diye hitap edilecek.
  • Bu ödülle ilgili post yazıp, gönderenin linki belirtilecek, yolda görülen ilk 10 kişiye de posta konulacak. (Tedavi masraflarınız blogumuzca karşılanır, ama sırıtarak tabi ki)
  • Ödül blogumuzda yayınlanacak, ama altına da tekzip yazılacak. Tatlı değilim aslında ama olmuş bir hata filan denilecek.
  • Ödüllendirdiğiniz 10 kişi burada belirtilip ayrıca kendilerine duyurulacak. Kendileriyle ilgili en az 10 parçalı montaj kaset yapılıp blog yazarlığından istifaya zorlanacak.

Bu vesileyle sevgili Casminella'ya teşekkür ederiz. Tatlı sıfatına layık olmak için bundan sonra yaptığım tüm keklerdeki şeker ölçüsünü % 61 artıracağım.

Ben de eğer kabul buyururlarsa:

Antikahraman

Şöhret olmasına rağmen değişmeyen güzide insan Okan

İpekim

Peren

Depresan

Altın

Sevgili Dünlük

İzzet

Blog dünyasının Guizası Hasan

Burcu ile ödülü paylaşmak istiyorum.


Aslında bugün niyetim kadın- erkek ilişkileriyle ilgili yazmaktı. O niyetle de başladım ama olayı öyle bir geriden almışım ki, toz gaz bulutundan başlayınca, sadede gelemedim. Esas yazmak istediğimi sonraya bırakıp, ortaya çıkan güdük yazımsı şeyi buraya ekleyeyim dedim. Ekleyeyim de, "bir halt yazdığını sanıp, sağa sola bi de gülücük koyan saçma blog" ödülüne rakipsiz aday olayım :) Aha gene koydum, ben bu kadar sırıtık bir tip de değilim üstelik. Bildiğin buz gibi insanım, yolda görsen kış geri geldi sanırsın. Kes kes, ekle de git hadi !


"İlkokul 2 veya 3’e gidiyordum sanırım, o zamanlar memleketteyiz henüz. Okulumuz deniz manzaralı, bir eski ve bir yeni binadan oluşan güzel bir okul. Deliler gibi koşup, dilimiz bir karış sarkana kadar tepiştiğimiz kocaman bir bahçesi vardı. Bir gün bahçede yine böğüre böğüre oynarken, yan sınıftaki oğlanlardan biri çotank diye bana bir tokat atmıştı. Neye uğradığıma şaşırmıştım ama sınıftaki bilmiş kızlardan biri bana, “oğlan seni seviyormuş” dediğindeki kadar değil. O gün, bu yaş dönemindeki oğlanların, sevgilerini kızlara şiddet uygulayarak gösterdiklerini öğrenmiştim. Oysa ben o günlerde, Uzay Yolu 1999 adlı dizideki heriflerden birine , hatta ikisine aynı anda aşıktım. Büyüyüp evlenecektim ben ikisinden birisiyle. Bu sümüklü oğlan da neyin nesiydi, üstelik şapşal bana tokat atmıştı. Sonraki günlerde yaptığımız futbol maçında, bacağına yediği sağlam tekmeyi, “ o da beni seviyor” gibi algılasa da , bir süre sonra benden ona yar olmayacağını anlayıp, sıra arkadaşımın saçını yolarak aşkını ilan etmişti.

Ortaokul çağına geldiğimde ise hormonların etkisiyle garip bir yaratığa dönüşmüştüm. Tam bir oğlan çocuğu gibiydim. Evin önündeki meydanda, oğlanlarla çift kale maç eden, bisikletle akrobasi yapan berbat bişey olmuştum. Kızların hepsi sevgili peşinde koşarken, ben top peşinde koşmaktaydım. Aşık olan kızlarla dalga geçip, sokakta top oynayan ama eve gelince bebekleriyle oynayan bir tipleme. Ulan hormonlar, amma maymun etmişsiniz beni."

Hayatımı yazsam roman olur fikrinin nasıl tıkandığının resmidir bu yazı. İki paragraftan fazla etmedik yahu. Neyse bebeğim, karışık kafayla ancak bu kadar olur. Ödülün geri alınmadan bas git, huzur ver millete. Pai pai...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Güzel Günlere Doğru

Her şerden bir hayır doğarmış. Ne olacak bu gidişat demekten, kendine bile küsmüş sosyal demokratlar için bir ışık doğdu. Haftasonu işin gücün arasında, heyecanla kurultayı izledim. Din tüccarlarının tatoşlarının tutuştuğu kadar var. Bütün ezberlerini altüst edecek bir adam var artık. Yüzüne bakarken sakinleşiyorum, Recep beye maruz kaldığı 10-15 saniyelik zaman dilimlerinde, sinir katsayısı tavan yapan, mırıl mırıl lanet eden bu bünyeye, Kemalizm çok iyi geldi. Dil sürçmeleri bile güzeldi, heyecanı samimiydi. Ecevit soyadı bile o salondaydı. Tünelin ucunda bir ışık gözüktü sanki. Tüm o kavgacı tavırlardan, sokak ağızlarından, kahvehane jargonundan sonra nasıl iyi geldi, nasıl iyi geldi anlatamam. Ayyhh bi de "recep bey" ifadesine sokak ağzı demezler mi, ayyyy bayılazaaaam...

Altı Ok'un bağrına basılan mühür, artık daha da istekle basılacak. Kömüre makarnaya değil, haklara ve özgürlüklere oy verilecek.
Recep bey diyerek kutsal aylara hakaret ediliyor diyen hastalıklar beyinler, hepinize geçmiş olsun, yusuf yusuf gidin, bi daha da geri gelmeyin ! Tokatladıklarınız sizin olsun ama burnunuzdan da fitil fitil gelsin.
Sıradaki söz, diktatörlükle liderliği karıştıranlara, oyunu makarna karşılığı sattığı adamı padişah ve hatta peygamber sananlara gelsin:
"Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur." İsmet İNÖNÜ