Akıllı Olduğum Nadir Anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akıllı Olduğum Nadir Anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2012 Salı

Gölge Etmeyin Yeter

Haberlerde gördüm, son 8 yılda eşi tarafından öldürülen kadın sayısı tam 23 kat artmış. Saçımı, başörtümü, bedenimi, rahmimi, kukumu, namusumu kendine dert edinen hükümetin, canımla ilgilenmemesi...Ölü olabilirsin ama mümkünse başın açık olmasın, mümkünse 3 tane doğur ama sezaryen de olmasın.

Ne olur, gölge etmeyin yeter !

20 Nisan 2012 Cuma

Doktoruma Dokunma

Geçen sene, Mart ayının sonlarıydı. Yanlış hatırlamıyorsam Ayşe'nin kırkı çıkmıştı o gün. Günlerdir süren uykusuzluk, karmakarışık beslenme düzeni, bedenimi iflas ettirmişti. Geç saatte yediğim akşam yemeğinden sonra, Ayşe'nin uyumasını fırsat bilerek biraz kestireyim demiştim. Kestirdim ama uyandığımda tüm dünya dönüyordu :(

Hayatımda yaşamadığım şiddette bir baş dönmesiydi. Salon, eşyalar, fırıl fırıl dönüyordu. Yatıyor muydum, ayakta mıydım, hatta hayatta mıydım, anlayamayacak kadar fena durumdaydım. Annemle eşime, başım dönüyor diyebildim. Onların yardımıyla, yatağıma güç bela uzandım ama dönme tüm hızıyla sürüyordu. Bir süre sonra berbat bir mide bulantısı ile yerimden kalkmak zorunda kalktım. Banyo hiç o kadar uzak görünmemişti gözüme. Tabi ki banyoya varamadan, kapısının önüne yığılıp kaldım. Baş dönmesi, mide bulantısı ve tahmin edeceğiniz üzere deliler gibi çıkarmaya başladım. Sona erdiğinde rahatlamayı umuyordum ama aynen devam ediyordu. Eşimle annem panik olmuşlardı, Allahtan Ayşe uyanmamıştı. Eşim doktora gidelim dedi, ama değil gitmek, kıpırdamak bile imkansızdı. 112'yi arayın dedim. İşte 112 ile tanışmam böyle oldu. Birkaç dakika sonra yüzlerine bakma fırsatı bile bulamadığım, sadece seslerini duyabildiğim o iki acil tıp teknisyeni geldi. Sorularla durumu anlayıp bana oracıkta, sırtüstü yattığım koridorda serum bağladılar, iğne yaptılar. Beş dakika sonra daha iyiydim, ama gözümü açıp da yüzlerine bakacak gücüm hala yoktu. İyi olduğumdan emin olduktan sonra, geldikleri hızla gittiler. Birkaç saat sonra bebeğimi emzirebilecek ve ayağa kalkabilecek kadar iyileşmiştim. Küçük çaplı bir gıda zehirlenmesi yaşamıştım.

Bunları niye mi anlatıyorum? Bana 2010 yılında, tüm hayatımın en güzel hediyesi olan kızıma hamile kalmamı sağlayan, işinin ehli bir tüp bebek uzmanı ve dünya iyisi bir adam olan doktorumdu. O sıkıntılı tedavi sürecinde ve hamilelik günlerimde, tüm kontrollerimi güleryüzle yapan hemşireler, testler için gittiğimde ayakta kalmamam için yer gösteren, gidişatı soran laboratuar çalışanları, Ayşe doğduktan sonra her saçmasapan yeni anne sorularıma cevap veren ebemiz... Ve o gece, beni yeniden ayağa kaldıran o acil tıp teknisyenleri... Düşünsenize, bir kusmuk yığının içinde yatan bir kadın var önünüzde ve tiksinmeden, bu ne beee demeden işinizi yapmaya çalışıyorsunuz. Ya da o gün gelen yüzlerce kadın, sizden aynı güleryüzle doktorun ne zaman geleceğini söylemenizi bekliyor. Ya da tüm sorunlarınıza, mutsuzluğunuza rağmen, size gelen bir çifte hayatlarının mutluluğunu yaşatabilmek için çareler düşünüyorsunuz. İşte onlar bunu yapabiliyorlar. İçlerinde lanet olsun dedirtecek tipler yok mu? Vardır ama bu ne öldürülmelerine, ne şiddet görmelerine gerekçedir.

Son olay bu olmayacak biliyoruz hepimiz ama birileri dur desin artık. Kadına, çocuğa, doktora, insana şiddet gösteren herkes cezasını bulsun, bulsun ki bir daha olmasın.

Benim aklımın yettiği budur...

Eyvallah !

31 Aralık 2011 Cumartesi

Alternatif Yılbaşı Eğlencesi !



Valla 2011 benim ve ailem için şahane bir yıl oldu. 2012'den de devamını bekleriz, terso olmasın haa fena bozuşuruz.


Ben bu ışıldaklı yılbaşı şeylerini çok seviyorum. Yıllardır da içim gider, hele o kırmızı olanlara hasta olurum. Ama elim değip de almadım bir türlü. Bu sene de gene platonik takılacağız süslere :) Bir de çarşı pazarı süslüyorlar ya ışıklarla, ona da bayılıyorum. Alışveriş etmesem de o ortamda gezmek hoşuma gidiyor. Yarın da kızımla gezeceğiz kısmetse, ilk yılbaşımız, Ayşemizle.


Akşam bir arkadaş davetine gideceğiz. Aslında herkesi eve toplama niyetim vardı ama olmadı. O değil de, esas şu tv programlarından bahsedecektim ben ya. Kaç gündür dönen tanıtımları izliyorum. Valla vardığım sonuç şu. Yılbaşına baldırbacak, böyle baya bildiğin çıplak hatun görerek girmek istiyorsan cnbc-e'den ayrılmayacaksın. 20.30'da bir başlıyor, Britney Spears ile. Konseri donla sütyenle vermiş abla. Arkasından Lady Gaga ! Onu tarif etmeye gerek var mı? O bitecek, tam geceyarısı Victoria'nın kirli çamaşırları dökülecek ortaya. Böyle 4-5 saat ortalık memeden totodan geçilmeyecek. Mahalle arası kahvehaneler için ideal bir alternatif yılbaşı eğlencesi olmuş. Bu kahvehanelerde, gündüz vakitleri, millet sırf bacak toto görmek için, kız voleybol maçlarının tekrarlarını izler :)


İşte böyle. Uzun uzun muhasebe yapmayacağım bu sene, çünkü son gün bir yamuk yapmazsa 2011, gayet karlıyım bu sene. Eyvallah, daha ne diyeyim.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Sözün Bittiği Yer De Bitti!

Yarın değilse bile birkaç gün sonra unutulacak yine o gencecik fidanlar. Sen unutacaksın, ben unutacağım, nutukların dozunu artıran siyasiler de unutacak. Olan ölenlere olacak, olan ailelerine olacak. Habur'a mahkeme kurup nerdeyse "hoşgeldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz" diyenler ! Bugün o intikam alacağız lafları ağzınızda hiç inandırıcı durmuyor. Sizin gerizekalı açılımlarınızla, sıfıra inen terör, cani örgütbaşıyla muhabbeti koyulaştırmanıza kadar ilerledi.

Şehitlerimize rahmet diliyorum, bizi affetsinler. Herşey yine aynı, yine aynı !

23 Nisan 2011 Cumartesi

Ahaaanda Blog Açılmış

İyi ki bakmışım yahu, blogun açıldığından haberim yoktu. Heyecanlandım valla, özlemişim keratayı.

Bu arada kızım büyüdü, annesinin canına okuyan bir tombik oldu. Anlatacak çok şey birikti, ilk fırsatta inşallah.

27 Ocak 2011 Perşembe

% 100 Garantili Satış ve Pazarlama Teknikleri

Beş yıl kadar önce, bir müşterimiz adına, ulusal bir gazetenin İK ekine iş ilanı vermiştik. Bu ilandan sonra, şirketimizin e-posta adresine bir sürü ıvır zıvır posta gelmeye başladı. Yaklaşık üç senedir büyük bir istikrarla e-posta gönderen bir şirket var, daha doğrusu şirket olup olmadığından bile emin değilim.

Gelen içerikte, % 100 garantili satış ve pazarlama tekniklerini anlatan bir CD'nin tanıtımı var. Bu CD'yi alırsak, züper alles bir satış performansı yakalayacakmışız. Ulan bu CD işe yarasa, senin üç senedir bana ondan bir tane satmış olman gerekmez miydi??? Madem bu kadar garantili, neden satamıyorsun? Bak bir iyilik yapayım, sana sebepleri yazayım:

  • Gönderdiğin e-posta adresin yahoo uzantılı ! Madem şirketsin, neden şirketin web sitesi yok? Oysa bu devirde ne satacaksan sat, önce iyi kötü bir web siten olacak.
  • CD'ni tanıtacak bir broşür veya katalog hazırlamamışsın. CD içeriğini e-postanın gövdesine yazmışsın.
  • Elektronik ortamda büyük harf kullanmanın bağırmak anlamına geldiğini dahi bilmiyor olacaksın ki, yazıların yarısından çoğu büyük harfle yazılmış. Bu tarz bir e-postayı ancak, alibaba.com gibi ticaret sitelerini işgal eden, Batı Afrikalı dolandırıcılar yazar.
  • Beni e-posta listene dahil etmişsin ama listenden çıkmak için bana hiçbir şans tanımamışsın. Spam olmayı hakediyorsun bebeğim !
  • Haa bi de, artık internet diye birşey var. İçerik diye yazdıklarını, google'a yazınca, hele bir de İngilizce arama yaptırınca zibilyon tane kaynak bulunuyor. Güle güle Numannn !

İşte böyleyken böyle sevgili dinleyicilerim. Aaaa unutmadan birşeyden daha bahsetmek istiyorum. Biliyorsunuz, hijyen açısından katı sabun yerine sıvı sabun kullanmanın daha uygun olduğu artık bir gerçek. Bu sebeple biz de evde uzun süredir sıvı sabun kullanıyoruz. Bir sürü marka denedik, hele Ayşe'ye hamile kaldıktan sonra daha da fazla. Ama istediğimiz gibi bir ürün bulamadık. Kimisi ya elleri aşırı kurutuyordu, kimisi ise yıkamanıza rağmen elinizde temizlik hissi vermiyordu. Bir arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde, evindeki sabun benim ve eşimin çok hoşuna gitti. Lifebuoy marka olduğunu öğrendik. Kipa'dan aldık, normalde 900 ml'si yaklaşık 10 lira idi ama kampanyada 1+1 aynı fiyata satılıyordu. Fiyatı diğerlerine göre pahalı olmasına rağmen, sadece küçücük bir damlası ile süper temizlik sağlanabiliyor. Elleri aşırı kurutmuyor, hem de antibakteriyel özelliğe sahip. Ürün ismi vermek çok adetim değildir ama performans ve fiyat açısından bize çok uygun geldi. Denemenizi tavsiye ederim.

Şimdilik bu kadar...

2 Ocak 2011 Pazar

Islam is beautiful

Eskisi kadar olmasa da bloglar arasında geziniyorum zaman zaman. Okumaktan zevk aldığım bloglar oluyor. Bir de canımdan bezdirenler. Blogu güzelleştirmek ve zengin göstermek adına eklenen ıvır zıvır kodlar yüzünden bir çok okunası blogdan uzak durmak zorunda kalıyorum. En gıcık kaptıklarım "Islam is beautiful" veya "Travian" pencereleri. Hadi kapatıyorsun bir zahmet ama başka bir yazıya tıklayınca gene açılıyor. Ben de İslamın güzelliğine inanıyorum ama kek tarifi bakarken görünce de olmuyor ki arkadaş. Blogu ilk yaptığımda, ben de hevesle bir sürü şey eklemiştim ama ne bana ne de okuyanlara bir faydası olmadığı için zamanla kaldırdım hepsini.

Eeee askerliğin son dönemine girdik, dışarı çıkınca çok zorlanmaya başladım. Yılbaşı akşamı eve erken dönmek durumunda kaldık, saat dokuz civarında da uyuyup kaldım. Daha fazla evde olmak demek, kitap da okuyamadığım için mecburen televizyona talim etmek demek. Bazen televizyonda izleyecek hiçbir şeyin olmadığı ölü zamanlar oluyor. Özellikle akşam 6-7 sularında sıkıntıdan patlıyorum. O zaman e2'deki Martha Stewart'a takılıyorum. Ya bu Cadılar Bayramı ne kadar önemli birşeymiş yaaa, ne zaman açsam bu hatun aynı bayık sesle cadılar bayramı süslemesi yapıyor. Bir de yemek yaptıkları anlar var ki incelenmesi gerek. Bunları kim seslendiriyor bilmiyorum ama sürekli bir ımhhhh ımhhh sesi var ekranda.

Martha: Hımmm evet Jane, hamura ne koyuyorsun?
Jane: İşin sırrı kerevizde Martha.
Martha: Imhhhh kereviz demek, çok severim. Bahçemde 20 bin kök kereviz var. Nasıl bir tat verecek acaba?
Jane: Immhhhh kesinlikle nefis.
Martha: Sosunda ne olacak?
Jane: Yaban mersini (Maydanoz gibi mübarek, her halta koyuyorlar bunu)
Martha: Immhhhhhhh tatlı ekşi yaban mersini sosuyla bu hamur harika olacak Jane.
Jane: Immhhh yeah!


Bundan beterini de gördüm geçenlerde. NHK World kanalında, Japon bir teyze ve iki salak Amerikalı yemek yapıyorlar. Daha doğrusu teyze yapıyor, bunlar da vokal yapıyor yandan.

- Teyze vok tavaya yağ koyar.
- Oğğğğvvvv fantastic !
- Teyze tavaya iki tane havuç atar.
- I can't believe John, it looks really delicious.
- Teyze tavaya yosun ekler.
- OMG Tony, I want to finish all.
- Oğvvvvvv John, you are right. Have you ever seen something like this dish?
- Oğğğğvvv noooo meeen.

Bunlara fazla birşey değil, bi sucuklu yumurta yapsan tavada, herifçioğulları koşa koşa Atlantik'i geçer yeminle. Sucuklu yumurta dedim de canım çekti yaaa, of yiyemiyorum da. Bi ağız tadıyla aş eremedik kardeşim ya, mantıklı hamile olmak çok zormuş. Canım hamburger çeker, zararlı diye yemem. Canım baklava ister, şekerli diye yiyemem. Şöyle kış ortasında bir erik canım çekse de gece gece eşime bir şehir turu attırsam dedim, hani hamilelik anısı babında, ulan onu da çekmedi canım. İnsan buzdolabında duran portakala aş erer mi yahu :)

Immhhhh portakal, fantastic !

26 Aralık 2010 Pazar

2010'un Muhasebesi


2010 geldi ve geçti bile. Bana daha çok mutluluk getiren bir yıl oldu ama tüm yönleriyle bakmak lazım. Bakalım o zaman !


2010'da beni en çok ne mutlu etti?


Tabiiii ki Ayşe'ye hamile kalmış olmak. Yıllardır beklediğimiz bebeğimiz, kuzumuz, annesiyle babasını bu yıl mutlu etmeyi seçti.



2010'da beni en çok ne mutsuz etti?


Bu yıl beni mutsuz eden tek şey dayımı kaybetmek oldu. En son çocukken gördüğüm dayım, aileden uzak ve kopuk yaşıyordu. Böyle hiçbir şey paylaşamadan, bir yabancı gibi hayatımızdan gitmesi beni çok üzdü.


2010'da neler / kimler canını sıktı?


İktidar partisi, onlar ne yapsa oy vermeye hazır olan yandaşları, candaş medyalarının taraflı haberleri, Baykal ve Sav'ın hala çekilmemekte direnmesi vb.


2010'da beni en çok ne güldürdü?


Ata Demirer'in Eyvah Eyvah filmine çok güldüm. Bir de Fener'in 2 dakikalık şampiyon kutlamasına bayıldım.

2010'da beni en çok ne korkuttu?

Henüz 8 haftalıkken Ayşe'yi kaybetme tehlikesi beni mahvetmişti. O korkuyla 4 ay kıpırmadan yattım. Çok şükür bitti, geçti.


2010'da beni en çok ne ağlattı?

Ege Üniversitesi aciline gittiğim iki gece ağladığım kadar hiç ağlamamıştım. Kasap gibi bir kadın doktorun, "bebek büyük ihtimalle düşer" diyip sanki bademciklerim şişmiş de ilaç yazıyor duygusuzluğuyla davrandığı o gece, 20 Temmuz gecesi, ağlamaktan harap olmuştum.

2010'da planlayıp da yapamadığım ne var?

Hamilelik olsa bile sonuna kadar çalışmayı ve aktif bir hamilelik geçirmeyi planlamıştım. Ama tek aktivitem evlenme programı izlemek oldu :) Bu arada yasal doğum iznim de başlamış oldu bu hafta. Artık raporluyum haaa :)

2010'da kendimde en çok neyi geliştirdim?

Her zaman sahip olduğum anne babam ve eşim için şükrederdim Allah'a ama bu yıl, özellikle hamile kaldıktan sonra, daha fazla şükreder ve dua eder oldum. Herşeye daha sakin ve olgun bakabiliyorum. Ayşe'nin varlığı geleceğe duyulan kaygıları artırsa da o kaygıları daha yürekli karşılayabildiğimi hissediyorum.


Önceden yapamadığım ama 2010'da başardığım birşey var mı?

Evde aşure ve mantı yapmak :) Yaptım valla.

2010'da en çok kime minnet duydum?

Bitanecik doktorum Eser Bey ve hemşireleri Şermin ve Gülsüm'e. İyi ki varlarmış...

2010'da en çok kimi dinledim?

Hayko ve Şebnem Ferah'ın yeni albümlerini hatmettim. Hayko hayranlığım malum, onu dinlemeye doyamıyorum. Bir de Shantel'in Disco Partizani'si. :) Ne zaman duysam kalkıp şakır şakır göbek atasım geliyor.

2010'da beni en çok kim / ne umutlandırdı?

CHP'nin başına Kemal Kılıçdaroğlu'nun geçmesi, Trabzonspor'umun şahane bir sezon geçirmesi, Mehmet Ali Birand'ın bir gün hatasız haber sunması ihtimali :)


2010'u nasıl bitireceğim?

Kısmetse eğer eşim o günü tamamen bize ayıracak, biraz AVM dolaşıp renkli vitrinlere bakacağız. Ayran eşliğinde zararsız bir yemek yiyip :) kendimi iyi hissedersem sinemaya gideceğiz. Kırmızı don giyip şansımızı deneyeceğiz. Milli Piyango çekilişini izleyip hiçbir şey çıkmayan biletimizi yine de 2-3 gün atmayıp saklayacağız. İkramiye kazanana imrenip, sonra da aman haydan gelen huya gider diyip unutacağız. O haftasonu kızımızın odası boyanacağından onunla ilgili hayallere dalacağız ve birbirimizi gülümserken yakalayacağız.


Evet,bir yılın daha sonuna geldik. Yapımda, yayında ve yaşamda emeği geçen herkese teşekkür ederiz.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

İnsanlık

İsrail, Allah belanı versin diyorum, başka da birşey diyemiyorum. İnsanlıktan hiç mi nasibinizi almadınız, taş mısınız odun musunuz ??? Allah belanızı versin inşallah.

22 Nisan 2010 Perşembe

9 Nisan 2010 Cuma

Achtung : Ciddi Yazı Var !

Bugün ciddi takılacağım bebeğim ! Her taraf ünlem dolacak gördüğün üzere. Şimdi deme bana, yukarıya iki ayı resmi koymuşsun, güldürme taahhüdünde bulunmuşsun (bakınız:Blog kalite politikası) , sonra da diyorsun ki, bu yazı ciddi. (Not: ciddi = serious manasındadır, karadeniz şivesiyle "gitti" demek değildir, kapat parantezi bebeğim, ceyran etmesun)

Etrafımda hayatından mutsuz olan bir çok insan görüyorum. Mutsuz olmak için sebep aramaya gerek olmadığının farkındayım. Herkes herşeyden şikayet halinde, işten, eşten, aileden, sevgiliden, eski sevgiliden, hakemden vs vs. Ailesel meselelere girmeyeceğim ama iş konusunda şikayet edenlere diyeceklerim var.

İşsizlik oranımız (amanın neler anlatıyorum ben, kendimi belden aşağısı masa olan Yiğit Bulut sandım bir an) son derece yüksek, insanlar ya iş bulamıyor ya da hakettiğinin altında ücretlere çalışıyor. Ama bir de hiçbir şey yapmayanlar grubu var, ben izninizle bu yazıda kendilerine çemkireceğim.

İki sene önceydi, NTV'de Planet Earth diye bir belgesel yayınlandı. O dönem büyük bir beğeniyle izlemiştik. Belgeselin DVD'lerini bulduğumuzda da almaktan imtina etmedik (yazı ciddi ya, eski kelimeler uçuşabilir bebeğim). Belgeselin tümünü izledikten sonra, canlıların hayatta kalmak için yaradılıştan itibaren uyguladığı son derece başarılı stratejiyi keşfettim. Yılın 12 ayını kar ve buz altında geçiren yerlerde ya da yağış almayan çöllerde yaşayan canlılar, bir şekilde hayatta kalmayı ve karınlarını doyurmayı başarıyorlar. Strateji şu:
  1. Besin olmadığında kış uykusuna yat
  2. Kış uykusuna yatamıyorsan, bulunduğun bölgede sürekli av peşinde ol
  3. Bölgende av yoksa başka bölgelere göç et, sürekli yer değiştir

Şimdi bunu kendimize uyarlayalım:

  1. Yeterince birikmiş paran varsa, eş / baba / kayınbaba üçlüsünden birisi hayatının sponsoru olacak kadar zenginse veya çok affedersin ayıysan yat uyu !
  2. Bu maddeyi okuyorsan "madde 1" geçersiz demektir bebeğim, o zaman yaşadığın yerde iş anlamında ne varsa tarayacaksın. Parası az, masa yok, mesai uzun demeyeceksin, daha iyisini bulana kadar o işi yapacaksın. İşini de iyi yapacaksın, ne kadar köfte o kadar ekmek mevzusuna hiç girmeyeceksin! (Köfte de iyi giderdi şimdi be, yanında piyaz filan, offf )
  3. Etrafta iş imkanı gerçekten hiç yoksa, o zaman biraz hareket bebeğim. Oturarak üretim yapan tek canlı tavuk, onun da bir tarafları yırtılır üretim adına. İş nerde sen orada! Ben burdan taşınamam, ben o kadar gidemem dediğin an bu bünye geçersiz işlem yürütüp kapanır. Git gözüm git, ekmeğinin peşine düş. Bak ayıya, 6 ay uyuyor ama kalan zamanda balığını sudan çıkarıyor. Hiçbir şey olamıyorsan ayı kadar ol bari !

Şimdi lütfen yaşamaya başla, feysbuk sayfanı sağ üst köşeden tıklayarak kapat, msn'de çevrimdışı ol, video izlemeden, paylaşım yapmadan da nefes alabildiğinin farkına var. Evrene pozitif enerji göndererek içinde bulunduğun durumdan çıkamazsın. Bilinçaltınla uğraşmayı bırak, bilinçaltını değil, önce gününü programla. Herkesi sevme dalgasını boşver, ben herkesi sevmiyorum, ne diye seveyim ula !

Bugün de yazı sosyal mesajdan geçilmiyor ama son bir sözüm daha var, bu sözüm iletilerine ünlü adamların sözlerini yazanlara... Gün geçmiyor ki bir Bukowski, bir Orson, bir sen, bir ben bir de bebekten bir söz yazmasın iletisine. Be kardeşim, senin hiç kendine ait görüşün yok mu ? Kendin düşünemiyor musun? Kendin cümle kuramıyor musun? Bir düşün bakalım, Bukowski olmasaydı iletine ne yazacaktın ??? Sen şükret Bukowski'nin anasına, o gece kocasına "başım ağrıyiii bey, bütün gün çamaşır bulaşık, bu gece olmaz" deseydi sen kimin sözlerini yazacaktın ?

Ciddi halim de hiç çekilmiyor biliyorum. Bundan dolayı Arzu şimdi ciddi. Hadi pai pai !

11 Mart 2010 Perşembe

Deprem mi Oldu?

Elazığ'da meydana gelen depremden sonra, haber kanallarından birinde, depremzede ailelerden biriyle yapılan görüşmeyi izledim. Muhabir tüm acarlığıyla soruyor:

Muhabir: Depremde neleri kaybettiniz?
Depremzede: Evimiz yıkıldı, 3-5 küçükbaş hayvanımız vardı, onlar da telef oldu
Muhabir: Deprem önceki yaşantınıza dönmek için devletten beklentiniz nedir, size ne versin?
Depremzede: :S Depremden önce yaşantımız yoktu ki ! İş yok, sigorta yok, (kocasını göstererek) bunun zaten belinde fıtık var, zaten birşeyimiz yoktu ki, ne isteyelim devletten !!!

Hani bu diyalogu duymasak da manzara aşikar ama bu sözleri kerpiçten yuvası başına yıkılan ve sahip olduğu "hiç"leri de kaybetmiş bir kadının ağzından duyunca irkildim ve kalakaldım orada. Kadının tüm hayatı zaten deprem gibi, her günü deprem sonrası gibi... Akşama ne pişirsek şımarıklığındaki bizlere ders verircesine, akşama yiyecek lokma bulmanın telaşındaki bir hemcinsim. Belki yaşıtım belki de küçük benden ama göz kenarları çoktan kırış kırış olmuş. Deprem gibi hayatında, bir başka depremin izlerini silebilmenin derdinde.

Sahip olduklarımın utancıyla ...

7 Mart 2010 Pazar

Biz Size Vuruyor muyuz?

8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun. Kıymetimizin bilindiği, eşit işe eşit ücret aldığımız, dayak yemediğimiz, namus ve töre adı altında katledilmediğimiz, saçımız, kılığımız kıyafetimiz üzerinden siyaset yapılmayan, dış görünüşümüzle değerlendirilmediğimiz, her daim 25 yaşında ve sıfır beden gözükmeye zorlanmadığımız bir dünyanın özlemi içindeyiz.

Sayın erkekler, haddinizi bilin, adam olun. Biz size saygımızı eksik ediyor muyuz? Evlenir de hamile kalırsınız, veriminiz düşer diye işten çıkarıyor muyuz? Erkekler kravatını şöyle bağlasın diyor muyuz? Göbeğinize, bakımsız hallerinize laf ediyor muyuz?

Hele söyleyin bana, biz size vuruyor muyuz ???

19 Ocak 2010 Salı

Benim Bir Sorum Var !

Yine eski yazılardan bir derleme yaptım. Yeni şeyler yazmak istiyorum, neşeli şeyler, güldüren şeyler. İnsanlar okuduğunda, birkaç dakika bile olsa gülebilsin, bir sonraki yazı için heyecan duysun. Bu kadar mizah var mı ki hayatın içinde? Bize bağlı sanırım. Ben yasımı da kendim gibi olarak tutmaya karar verdim. Benim hayatımda mizah olmalı, gülmeliyim, güldürmeliyim. Ben hayatın gülen tarafı olmalıyım, bendeki renkler siyah olmamalı, çingene pembesi olmalı, limon sarısı olmalı, çivit mavisi olmalı. Olacak, söz... Bir sonraki yazıda yine ben olacağım. Şimdi soruların zamanı ...

Bazı sorular vardır, cevabını bulmak için sürekli düşünürsünüz ama bulamazsınız. Seçenekli yaparsınız cevapları ama yine de iki şıkkın altına inemezsiniz. İşte böyle sorularım var benim, düşündüğüm ama cevabını bulamadığım, düşündüğüm ama çelişkide kaldığım…

İşte benim sorularım:

  • İnsanı en çok kıran ve üzenler, neden hep en yakınındakilerdir?
  • İnsan neden yaşayacağı hayatı değil de, emekliliğinde geçireceği günleri hayal eder?
  • İnsan istediği her şeye neden aynı anda sahip olamaz?
  • Neden yalandan en çok nefret edenler en çok yalan söyleyenlerdir?
  • Paranın varlığı da yokluğu da dert ise, orta halli olanların da mutsuz olmasının sebebi nedir?
  • İnsan, kurgu olduğunu bile bile neden kendini filmlere kaptırır?
  • Sevgi ve aşk neden bu denli ucuzlamıştır ya da neden paraya endekslenmiştir?
  • İnsan hayatını çocuğuna göre mi yaşar, yoksa çocuğunu hayatına mı dahil eder?
  • İnsan iltifatla eleştiriyi neden aynı şekilde karşılayamaz?
  • Her gün yaptığında tane tane olan pilav, misafir davet ettiğinde neden lapa olur?
  • Hayat boş dememize rağmen, o gün işi gücü boşverip de niye kendimizi olmak istediğimiz yere götürmeyiz?
  • Tozşeker poşeti neden her defasında delik çıkar ve dökülür?
  • Bazı günler telefon bir kez bile çalmazken bazen neden herkes aynı anda arar?
  • Reçel tatlı bir şey olduğu halde, neden herkes reçelin en ekşi olanlarını sever?
  • En çok para harcadığımız eşyalar neden en az kullandıklarımız olur?
  • Neden bazı illerimiz için “……dan adam çıkmaz” denir? Böyle bir istatistiksel çalışma mı yapılmıştır?
  • Neden bazı insanlar aldıkları kararları hayata geçirebilirken, büyük çoğunluk sadece konuşmakta ve imkansızlıktan hayıflanmaktadır?
  • Dolmuşta “müsait yerde inecek var “ demek ne bu kadar zordur ve sesimiz her defasında bize ait değilmiş gibi çıkar?
  • Başarıları kendimize ve yeteneklerimize bağlarken, başarısızlıklarımız için neden suçlayacak birilerini ararız?
  • Neden bazen her şey toptan kötü gider, neye el atsak elimizde kalır?
  • Neden çok güldüğümüzde arkasından mutlaka kötü bir haber alacağımıza inanırız?
  • İnsanlar neden anlamını bilmedikleri ve hatta telaffuz etmeyi başaramadıkları kelimeleri cümle içinde kullanır?
  • Vatan, millet, millete hizmet diyenlerin bunca hıyanet içinde olması nedendir?
  • Aldığı asgari ücrete itiraz etmek aklına gelmezken, Mehmet Topuz’un transferde aldığı ücreti az bulan vatandaş, Allah’ın verdiği akıl ve mantığı hangi ara kaybetmiştir?
  • Hayatını devletin belirlediği mesai saatleri arasına hapsetmenin neresi “hayat garantisidir” ?
  • Bu dünyaya gelmeyi biz seçtiysek, neden hiçbirimiz buna söz verdiğimizi hatırlamıyoruz?
  • Bir telefon açmak, herkes gibi bir duvara mesaj yazmaktan daha mı zordur?
  • TS bir gün tekrar şampiyon olabilmeyi, FB, Türkiye kupası alabilmeyi, Deniz Baykal iktidar olabilmeyi, Fatih Terim alçakgönüllü olabilmeyi, dinci tayfası asker paranoyasından kurtulabilmeyi, Mutlucuk “çüçüt” yerine “küçük” diyebilmeyi, Derya Baykal pırasadan şal örebilmeyi, Yemekteyiz yarışmasına katılan halkım cümle kurabilmeyi, M.Ali Birand Mardin’e Mardin diyebilmeyi, Ekonomiden Sorunlu Devlet Bakanı, işsizlik artarken % 9,3 büyümeyi açıklayabilmeyi başarabilir mi bir gün?

Ne dersiniz? Sizin cevabınız var mı?

18 Ocak 2010 Pazartesi

Omuz

OMUZ

Yaradan iki tane ayak vermiş,
Üzerinde durabilmek için,
Ayakta kalabilmek için.
Bir de omurga koymuş üstüne,
Dik durabilmek için,
İnsan gibi durabilmek için.
İki göz vermiş,
Hem çirkini görmek
Hem güzeli seçmek için.
İki kulak vermiş,
Herşeyi duymak için,
Dostun sesini seçmek için.
Bir beyin vermiş,
Düşünebilmek için,
Hata yapmamak için,
Bir dil vermiş,
Her sözü diyebilmek için,
Seni seviyorum diyebilmek için
Bir de kalp vermiş Yaradan,
Yaşamak için, sevmek için,
İki de omuz vermiş insana,
Dosta destek çıkmak için,
Gözyaşına mendil olmak için...

Sen de omuz ver dostuna
O da ayakta kalsın, dik dursun
O da güzeli görsün, iyiyi duysun
O da düşünsün, o da bilsin
O da seviyorum desin
Sıkıca sarıl sahip olduklarına, sımsıkı sarıl

18.03.2009'da, geceyarısı denemelerinden ...

Öyle işte ...

7 Ocak 2010 Perşembe

Masumiyet... Var mıydı Hiç?

Söylerken bile içimi sıcacık eden bir kelimedir masumiyet. Bazen pembe yanaklı bir çocuğun yüzündeki tazeliktir o, bazen de bembeyaz bir gelinlik. Tanrı misafiri olduğunuz bir sofrada, evindeki son ekmeği gönülden paylaşan bir dostun yüzündeki mahcubiyettir. Uzattığınız parmağı yakalayıp sımsıkı tutan bir bebeğin elindeki şeker kokulu terdir.

Sadece bir sokaktan geçtiği için, orada olduğu için, hain bir eylemin kurbanı olup parçalara bölünen bir bedendir masumiyet. Bir Öğretmenler Günü’nde, komşu bahçeden çalınıp öğretmene verilen bir güldür. Aşkın o ilk günlerinde yanağa kondurulan acele bir öpücüktür. Bazen pembenin, çokça da beyazın arkasına saklanan utangaç bir duygudur o. Bakımsız bir bahçede, yaprakların arasından büyümeyi başarmış, yüzünü güneşte kızartmış minik bir domatesin yaşama mücadelesidir masumiyet. Akşam eve gelen ekmeğin üzerindeki baba elinin izidir, yorgun ama gururlu.

Kötü niyetin hiç bulaşmadığı tertemiz bir defterdir, her sayfası o çocuğun yüzü kadar pembedir. Karalanmamıştır henüz, üzerine hayat denen tecrübe yazılmamıştır. Henüz kimsenin kalbi kırılmamıştır, kimsenin canı yakılmamıştır.

Ama var mı kalp kırmadığımız, can yakmadığımız bir an? Sezen’e mi inanmalı, masum değiliz hiçbirimiz mi demeli? Öyle miyiz gerçekten, karaladık mı hayat sayfalarımızı? Biz de pembe yanaklı çocuklar değil miydik? Varoldu mu masumiyet, var mıydı hiç? İlk yalanımızda mı kaybettik onu, ilk kalp kırışımızda mı? Yoksa, yoksa sadece doğarak mı ?

6 Ocak 2010 Çarşamba

Düşünmek Üzerine ve Farklı Bir Tarif

Hayatımda böyle birşey görmedim diyebilmeme izin verecek kadar dünyadayım, tecrübeli bir dünyalıyım :)) Dost uzaylıları bekliyorum. Gelsinler de çıkarsınlar bizi bu kaostan. Bir ülkede durum bu kadar b.ktan olur mu yahu ? Bakıp da içimi rahatlatacak birşey arıyorum ama yok kardeşim yok. Ülkeyi yönetenlere diyecek lafım kalmadı, umudum yok onlardan yana. İçinde oldukları rövanş duygusu aklıselim düşünmelerini engelliyor. İşsizlik, borç had safhada. Yaşadığım şehirde, 10 sene önce bir kişinin işsiz kalma süresi sadece 5 dk idi. Yani yandaki fabrikadan içeri girene kadar ! Şimdi insanlar aylardır işsiz, çalışır gibi olanlara da aldanmayın, insanlar aylardır maaş almadan çalışıyorlar. Arabayla yolda giderken insanların nasıl yürüdüklerine baktınız mı hiç? İnsanlar öylesine dalgın, öylesine vazgeçmiş gözüküyor ki...

İşinden, hayatından memnun kimse yok etrafta. Borçlar gırtlakta, aileler parçalanmakta.
Hayata karşı endişeler dizboyu. Birkaç ay sonrasını görmek, tahmin etmek, plan yapmak imkansız. Ne yapmalı o zaman? Nasıl çıkılır bu kaostan? Var mı çözümü?

Çözüm1: Her ne kadar kötü durumda olursak olalım, geleceğimize dair umutlardan vazgeçmeyelim. O umutlar bizim şarjımız, vazgeçersek biteriz kolayca.

Çözüm2: Öğrenmeyi hatırlayalım tekrar ve düşünmeyi. Evet farkındayım, bu ülkede bilgi para etmez gözükür ama değildir. Bizi her zaman ayakta tutacak şey bildiklerimiz olacaktır. Okumaya, öğrenmeye devam.

Çözüm3: Her zaman ilkeli davranmayı seçmek, kısa vadeli karları tercih etmemek. Başkaları hamuduyla götürüyor değil mi? Saçma geliyor kulağa ama uzun vadede hepsi gidiyor elden. Bakmayın siz o insanüstü girişimci kardeşlere, size de Rabbiniz Cleveland deseydi siz de akıl ederdiniz hepsini.

Çözüm4: Cumhuriyetimizin kurucusu, liderimiz, zor zamanlardaki kutup yıldızımız Atamız bize onlarca yıl önce tehlikeyi işaret etmiş: "Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını itiyat haline getiren milletler; önce haysiyetlerini, sonra istikballerini daha sonra da hürriyetlerini kaybetmeye mahkumdurlar." Çalışmaktan ve üretmekten vazgeçmeyelim. Umutlarımızı şans oyunlarına, ana babadan kalacak mirasa, elde edilecek avantalara bağlamayalım.

Borçlarını değil, projelerini düşünen bir toplum haline gelmeyi başarmamız gerekiyor. Bunu yapacak gücümüz de var. Yeter ki yapay gündemlere kanmadan gerçekleri farkedelim.

Ahh böyle bir yazıyı yemek tarifine nasıl bağlamalı? Yazmak istemiyorum olumsuz şeyleri, her yer bu tip yazılarla, haberlerle dolu ama insan dayanamıyor işte. Eeee şöyle yapalım, okumak, öğrenmek ve çok çalışmak için insana ne lazım ??? Cevap : Enerji :)

Enerji neden elde edilir peki? Mis gibi lezzetli yemeklerden tabi :) Bu kez bir sebze yemeğini paylaşmak istiyorum. Hizmet verdiğim firmalardan birinde yediğim öğle yemeğinde karşıma çıktı aşağıdaki yemek ve çok hoşuma gitti. Kışın ıspanak, pırasa, lahana bermuda şeytan üçgeninden :) sıkılanlar için ve de sebze yemeklerine bayılanlar için (bakınız: ben kendim) iyi bir alternatif olabilir.

Malzemeler şöyle:
  • 2 adet kırmızı pancar (kişi başı 1 adet yetiyor)
  • 250 gr ıspanak
  • 1 kuru soğan
  • 1/2 çay bardağı mısırözü
  • 1/2 çay bardağı zeytinyağı
  • 1 su bardağı sıcak su
  • 1 yemek kaşığı biber salçası
  • Tuz ve baharatlar

Soğanı yemeklik doğrayıp mısırözü yağında pembeleşene kadar kavuruyoruz. Pembeleşince salçayı ekliyoruz. Pancarları soyduktan sonra küp küp doğruyoruz ve salçalı karışıma ekliyoruz. 5 dk kadar kavuruyoruz, bu sırada pancarlar suyunu salmaya başlıyor. İnce doğradığımız ıspanakları da ekleyip suyunu salıp çekene kadar kavuruyoruz. Tuzu, baharatı, sıcak suyu ve zeytinyağını ekleyip, pancarlar yumuşayana kadar (yaklaşık 30 dk) kısık ateşte pişiriyoruz. Sıcak servis ediyoruz, yanında süzme yoğurtla özellikle güzel oluyor.

İçine havuç da eklemeyi düşündüm. Annem bana geçen gün diyor ki, kızım sen havucu ne çok seviyorsun, herşeye koyuyorsun :)) Vallahi öyle, kış geldi mi, havuçsuz bir şey yapamam, yemeğe, salataya, keke, pastaya her yere koyarım. Bu yemeğe koymadım, çünkü pancar da tatlımsı, havuç da eklersem fazla şeker tadı olabilir diye düşündüm. İyi de etmişim, tadı yerinde oldu. Ispanağın kekreliğini de aldı. Pancarlar bana kek denememde yamuk yapsa da :)) yemekte yüzümü karar çıkarmadı. Eşim, yemeği "tekrar yapılabilir" listesine aldı :) Canavar eti mi bu diye dalga geçmeyi de ihmal etmedi tabi :D

Herşey kötü olsa da, küçük keyiflerle, atacağımız önemli adımlara moral destek sağlayabiliriz. İnanç ve moral olduktan sonra, hele de sağlık da yerindeyse herşey hallolur. Umutlarımıza daha çok sahip çıkacağımız güzel bir gün olsun yarın. Hadi pai pai :)

16 Aralık 2009 Çarşamba

Küçük Şeyler, Büyük Mutluluklar

Sevgili Üstün Dökmen'in "Küçük Şeyler" serisini okuduktan sonra pek çok konuya bakış açımın değiştiğini düşünüyorum. Bazen küçük şeyleri abartarak hayatı kendimize zehir ettiğimizi, bazen de küçük şeylerle hayatta büyük fark yaratılabildiğini görmeme epeyce yardımcı oldu. Şimdi hayat felsefem budur, mutlu olmak için büyük şeylerin olmasını bekleme, her an ufak ufak dokunuşlarla mutluluğu kendin yarat !

Peki Sünger Bob'un konuyla ne alakası olabilir? Efendim, beni bilen bilir, kendisi benim aşkım olur :)) Hangi kadın bu kadar saftirik, bu kadar sevimli bir süngere karşı koyabilir ki :)) Hele de benim gibi ruhu beş yaşında kalmış biri için ehehehehehe :)) Süngercim de böyle gülüyor. Aşağıdaki de kayınbiraderim Patrick, kendisi bir deniz yıldızı olup Sünger'den daha saftirik hatta eblehtir :))

Geçen pazar, şehrimizde açılan bir yapı malzemeleri süpermarketine gittiğimizde, ki gitme sebebimiz bunları almaktı :)) , ilk iş ilgili reyonu bulmak oldu. Reyon çoluk çocuk ve bıkkın ebeveyn kaynıyordu. Araya karışıp aşkımın resmini aldım hemen :)) Patrick de çok tatlıydı, dayanamadım onu da aldım. Eve dönüp de asana kadar bir sabırsızlandım ki sormayın.

Şimdi ikisi de mutfak duvarında asılı, üstelik de fosforlular :)) Bazen ışığı kapatıp Süngerimin kocaman gülen gözlerine bakıyorum. Eşim de hoşlanmaya başladı bu iki saftirikten. Gerçi Patrick'i patates zannetti ilk başta ama olur o kadar. Süngerimi de peynir sanan çok oluyor zaten. Hadi onları anladık da, ortadaki yapma çiçek neyin nesi demeyin. O, evin düzenine ve dantel vb bilumum süs konusuna önem veren annem için sus payıdır :)) Çocukça şeyler astım diye kızmasın bana dimi, dimi dimiiiii :)) Sabah uyanınca, kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdiğimde ikisine günaydın demeye bayılıyorum. Günaydın Bob, günaydın Patrick :))

Ahhhh bu da bir diğer ufak dokunuşun resmi. Perde reyonunda görür görmez çok beğendik ve aldık. Mutfağım çiçek çiçek oldu şimdi. Artık yemek yaparken sıkılmıyorum hiç. Çiçekler içimi açıyor, daha da olmadı, Sünger'le Patrick'in diyaloglarını hatırlıyorum ve başlıyorum gülmeye. Bir bölümde, Süngercim, Patrick'e bugün ne yapacaksın diye soruyordu. Patrick de bir yapılacaklar listesi hazırladığını söylüyordu. Listede ise "hiçbir şey" yazıyordu. :)) Sünger, Patrick'e inanmayıp kendisinden birşeyler gizlediğini düşünüyordu. Sonra Patrick 8 saat boyunca gerçekten hiçbir şey yapmadan durdu öylece, Sünger de o süre boyunca onu gözetledi :)) Ayy çok saftirikler gerçekten, ben de mi öyleyim acaba :)


Mutluluğun gizli bir formülü yokmuş meğer, birşeyler olmasını beklemeye de gerek yokmuş. Çiçekli perdeleri olan bir mutfakta, iki çizgi film kahramanıyla yemek yapmak, bulaşık yıkamak bile çok büyük bir mutlulukmuş. Bu tarif bizzat denenmiştir, tavsiye ederiz efendim :)) Pai pai


9 Kasım 2009 Pazartesi

Eskilerden : Evler ve Anılar

" Bugün semt pazarına gitmek için evimizin karşısındaki dar ve yokuşlu sokaktan geçtim. Sokağın her iki yanında 4-5 katlı apartmanlar. Onların arasında kimbilir kaç senedir orada duran tek katlı bir ev var, daha doğrusu vardı. Duvarları artık yorulmuş, üst üste vurulan boyaları yer yer dökülmüş bir ev.

Bugün o evin yıkıldığını gördüm. Daha birkaç ay öncesine kadar yaşlıca bir teyze pencerenin önünde durup geçenlere bakar, zaman zaman da laf atardı. Bugün evin önünde durdum ve kalıntılarına baktım. Yeşile boyanmış iç duvarlar, pek çok yalnız sohbete gönüllü olmasa da katılmış, bazen en sessiz çığlıklara şahitlik etmiş yorgun duvarlar… Bir zamanlar doğan bir bebeğin mutluluğuyla dolmuş, çocuk sesleriyle çınlamış, belki de bir ölünün dünyadan çekip gittiği odalar… Penceredeki yaşlı kadının kimi zaman yokluk kimi zaman bolluk içinde yemek pişirdiği o ufacık mutfak… Sıcak yaz günlerinde nefes alabildikleri o küçük gizli bahçe. Üstünde asma bulunan o taşlığın üzerindeki sedirde kimler oturdu, kimler güldü ağız dolusu, kimler derdini anlattı, kimler keyifle içti az şekerli kahvesini. Fesleğen, süs biberi, çiçek dikili tenekeler bir köşede. Yaşlı kadın belki de konuşuyordu çiçekleriyle, yalnızlığını anlatıyor ve sularına sevgisini katık ediyordu.

Yoldan geçenler, neden bu yıkıntıya baktığıma bir anlam veremediler büyük ihtimalle. Oysa yanımda durup benimle birlikte baksalardı, o evin hala canlı olduğunu, yıkılan duvarlara inat, anıların taptaze yaşadığını belki onlar da görebilirdi. Ben, yaşananların yaşandığı yerde kaldığına ve sonsuza kadar orada olacağına inanırım. Apartmanlar beni huzursuz eder, tek katlı müstakil evleri sevmem bundandır. Apartmanlarda hayatlar birbirine karışır, anılar birbirine karışır. Aynı çatı altında olsanız da bu sadece fiziksel olarak doğrudur. Hayat apartmanlarda olabildiğince çok kata ve daireye bölünmüştür. Metrekareye bu kadar çok insan düşerken, insanın birbirinden en uzak olduğu yerlerdir onlar. Daracık bir kompartımanda omuz omuza yolculuk etmek zorunda kalan yolcular gibidir apartman dairelerinde biriken anılar. Sıkışmış, birbirine geçmiş, birbirini huzursuz etmiştir. Parfüm kokularına ter ve sigara kokusu karışmıştır. Ben bugün o eve baktım. Yanımdan geçenler de durup baksaydı, çocuk seslerini, bahçede neşe içinde çene çalan komşu kadınları, çaydanlıkta kaynayan suyun fokurtusunu duyabilirlerdi. Yaşlı kadının yaptığı kızartmanın kokusunu içlerine çekebilirlerdi. Evden çıkan son ölünün ardından dökülen gözyaşlarını görebilirlerdi. Ben bugün o eve baktım. O ev halen yaşamaktaydı… 27.12.2008"

O evi bir masal tadında anımsamak üzere ...

4 Kasım 2009 Çarşamba

Büyümek senin hoşuna gitti mi?


Geçen mayısta yazmıştım bu yazıyı, buraya da eklemek istedim. Yazının aklıma gelmesinin nedeni, masamın üzerinde bana sürekli gülümseyen, pardon sırıtan Sünger Bob'u görmem oldu. Yıllar ilerlese de, insanın içindeki çocuk hiç büyümüyor, büyümesin de zaten. Onu çocuk olarak muhafaza edebilmek için herşeyi yapmak gerek diye düşünüyorum. Sünger'in satıldığı reyonlardaki yaşı büyük tek velet ben olsam da, utanmadan alıyorum istediklerimi :)) Ama bu Bob da inanılmaz tatlı birşey yahu, cazibesine kapılmamak imkansız ehehehehehe :)) Dimi Patrick ? Bu arada resimdeki silginin kağıttan yapılmış kısmı indirilince (yani Bob'un pantolonu), altta bildiğin beyaz slip donu var Bob'un :)) Çok şirin çokkk :D



İnsan en fazla beş yaşından sonrasını hatırlarmış derler ya, benim de ilk hatırladığım şey, beşinci yaş günümde aldığım altın renkli bir kupa şeklindeki kalemtraştı. Bir de kırmızı rugan ayakkabılarım. 70 li yıllarda doğmuş şanslı çocuklardan biriydim. Şanslıydım, çünkü akşam ezanına kadar sokakta tozun toprağın içinde oynayabiliyordum. Uslu bir kız gibi bebeklerimle de oynuyordum ama en güzeli sokakta top oynamak ya da deliler gibi koşmaktı. O deli koşuların dizlerimde bıraktığı izler hala duruyor. Baktıkça gülümsediğim izler… O zaman canımı yakan, belki de ünnnnveeee efektiyle ağlamama sebep olan yaralar. Şimdi seviyorum onları, çocukluğumun tatlı hatıraları. Harçlık aldığımızda bakkala koşup leblebi tozu aldığımız ve yerken konuşmaya çalıştığımız o güzel günler. Eti Puf’un önce üstündeki şekerleri, sonra bisküvisini yememiz, içindeki marshmellowu en sona saklamamız. O zamanlar annelerimizin hiç hijyen derdi yoktu. Pastörize süt yoktu hayatımızda, yere düşen ekmeği üfledikten sonra yiyebiliyorduk. Süt satanlara potansiyel katil gözüyle bakmıyordu kimse. Ağaçlardaki meyvaları taşlayıp düşürdüğümüz ki ben pek beceremezdim, sonra da sahibi geliyor diye birbirimizi korkutup kendimizce macera yaşadığımız anlar. Bazen ağaçlara tırmanırdım, indiğimde üstümde mutlaka bir tırtıl olurdu ve çığlık çığlığa ondan kurtulmaya çalışırdım. Anneannemin evinde kalabalık ailemizin toplandığı ve her kafadan bir sesin çıktığı o neşeli akşamlar. En çok da pestilin arasına fındık koyup yemeyi severdim. Gece 12’ye doğru elektrik kesilirdi. Televizyonsuz gecelerde radyo dinlerdik. Çocuk tiyatrosu, Arkası Yarın ve ne çalacağını bilmeden şarkılardan fal tuttuğumuz geceler. Telefonla konuşmak için önceden postaneye yazdırmanın gerektiği, mektup yazdığımız, kart attığımız zamanlar. Trabzonspor’un efsane olduğu, efsanenin içine doğduğumuz yıllar…

Ama büyüdük işte. Okullar, sınavlar, mezuniyetler derken yaş yolun yarısına erişti. 2000 senesinde 27 yaşında olacağım, aman Allahım ne kadar yaşlı olacağım derdim. Zaman aktı gitti sanki. Ama ben hala çikolata görünce beş yaşındaki kıvırcık Arzu kadar çocukça davranıyorum. Tırtıllardan halen çok korkuyorum. Televizyonu kapatıp eşimle, arkadaşlarımla, sevdiklerimle sohbet edebiliyorum yine. Sütün afilisini de alabiliyorum, sokakta satılanını da. Ağaçlardaki meyvaları görünce aklımdan geçmiyor değil onları taşlayıp düşürmek. Telefonlu hayatı çok sevemedim sadece. Trabzonspor benim için yine bir efsane. Markette arabaya gizlice Eti Puf attığım da çok olmuştur. Ee peki ne değişti yaşımızdan başka? Çocukluk güzeldi de, yetişkin olmak hoşumuza gitmedi mi? Vallahi benim çok hoşuma gitti. Zaman geçtikçe her şeye bakışın değişmesi, hayata karşı duyulan endişelerin azalması, hoşgörünün artması, yolda gördüğüm tuhaf giyimli, komik saçlı gençlere tebessümle ve sevgiyle bakıyor olmam, hayattaki en büyük problemin parasızlık değil insansızlık olduğunu görmüş olmam çok hoşuma gidiyor. Bir de beni halen beş yaşındaki Arzu’ymuşum gibi seven, nazlayan, şımartan ailem ve eşim… Bu sayede hiç büyümeyeceğim aslında. (25.05.2009)


Evet evet yedim, itiraf ediyorum ki ben bugün bu puflardan bir tane yedim. Sağlıklı beslenme, kuru incir filan derken, aslında pufun vicdanımda yarattığı suçluluk duygusunu bastırıyordum. Ama çok güzel oluyor bunları yemesi yaaa :)) Bir tanecikten birşey olmaz dimi :))