30 Aralık 2009 Çarşamba

Adam Fawer - Soluksuz Okunan Kitaplar

Çok satan kitaplara, çok popüler albümlere sıcak bakmadım hiçbir zaman. Tarkan'ın Tarkan olduğu yıllarda, albümü kapış kapış giderken almamıştım ben. Ne zamanki aradan 2-3 sene geçti, radyolar, televizyonlar çalmaz oldu, o zaman gidip aldım. Bu yüzden kitapçılarda çok satanlar kısmına bakmamaya çalışırım. Raflarda unutulmuş kitapları ararım. Ama geçen sene merakıma yenik düştüm ve arka kapağında yazan bir söze takılıp Adam Fawer ve Olasılıksız'la tanıştım.


"Bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz."

Öyle de oldu. Zaten bir kitaba başladığım gibi bitirmezsem rahat edemezdim, Olasılıksız da öyle bir sarmıştı ki, nasıl bitti anlayamadım. Belki de kitabı aşağıdaki gibi güzel bir ortamda okumam da bunda etkili olmuştur :)


23 Nisandı sanırım ve çok güzel bir hava vardı. Kitabımla birlikte Çamlık Ormanı'na gitmiştim. Şehrin içinde orman olması büyük bir şans bizler için. Konuyu dağıtmayayım :) Kitap ilk sayfalarda şaşırttı beni. Eyvah dedim, sonuna kadar olasılık hesapları anlatacaksa, üniversitedeki sıkıcı istatistik dersine döner bu seans ama ilerledikçe inanılmaz şekilde sardı.


Şöyle diyor arka kapakta:


'Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi?


Siz hiç Loto'da büyük ikramiyeyi kazanmadınız. Ama birileri kazanıyor. Hem de sürekli! Onlar sizden daha mı şanslılar?


Şans nedir gerçekten? İçinizde bütün parayı kırmızıya yatırmanız gerektiğini söyleyen bir his var. Bu his bir öngörü müdür? Yoksa daha fazlası mı?Yolda gidiyorsunuz. Kafanızı çevirip yandaki küçük parkta baktınız ve bir anda bu anı daha önce de yaşamış olduğunuzu hissettiniz. Evet, Deja Vu. Sizce nedir Deja Vu; Geçmiş mi, rüya mi yoksa geleceği mi görüyorsunuz?


Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, 'OlasılıkSız' tam size göre bir roman..'


Matematikten, psikolojiden ve maceradan hoşlanıyorsanız Olasılıksız'ı kaçırmayın derim.



Olasılıksız'dan aldığım hazzın etkisiyle, yazarın bir diğer kitabı Empati'yi de aldım ve geçen Kurban Bayramı'nda köye gittiğimizde okudum. Çok ama çok çarpıcı bir kitap. Evet oldukça uzun, bazen sıkılıyor muyum dediğim kısımlar da oldu ama şaşırtıcı bir kitaptı.



Arka kapağında şöyle diyor:



'Yaşamınızın kontrolü sizde değil!Öyle olduğunu düşünebilirsiniz, ama yanılıyorsunuz.Elbette ki kendi kararlarınızı kendiniz vermekte özgürsünüz.Bu kitabı kapatabilirsiniz.O sandalyede oturmaya devam edebilirsiniz.Ya da gözlerinizi oymak gibi çılgınca bir şey yapabilirsiniz.Ne isterseniz yapabilirsiniz.Ama sorun şurada: Ne isteyeceğinizi kontrol edemezsiniz.Her davranışınızı önceden belirleyen arzularınız ruhunuzun okadar derinlerine işlemiştir ki, onlara dikkat bile etmezsiniz.Ve bu da sizi mükemmel bir köle yapar. Bu nedenle, hayatınızı yaşamaya devam edin. Ne isterseniz yapın. Sadece 'isteklerinizin' tümüyle sizin kontrolünüzde olmadığı gerçeği üzerine kafanızı çok fazla yormamaya çalışın.'



Önümüz yılbaşı, haftasonuyla birleşince kitap okumak için ideal bir zaman çıkıyor ortaya. Hani bir de hediye alacaksanız sevdiklerinize, mesela benim gibi okumayı çok seven bir sevdiğinize :)) , kitap alabilirsiniz, Adam Fawer okumadıysa bu vesileyle tanıştırmış olabilirsiniz.


Bugün alışveriş merkezine gitmiştik eşimle, ufak tefek bişeyler aldık. Her taraf süslenmişti, çok ışıl ışıldı, güzeldi, yılın bu zamanına bayılırım zaten. Havaya girdim yani bu akşam, hazırım yeni yıla. Okunacak iki süper kitap da beni bekliyor. Hepimize mutlu yıllar diliyorum. Gönlünüzden ne geçiyorsa ve hayırlısıysa eğer Allah hepsini nasip etsin. Sevgilerimle, pai pai :)

27 Aralık 2009 Pazar

Ben Yaptım, Ben Yaptım :))

Ben yaptım, ben yaptım :)) Nihayet orjinal bir aşure yaptım. Hazır aldığımız ya da toz halinde satılanlardan değil, bildiğin anne aşuresi :) Ben yaptım :) valla.

Haftasonu çok yoğun geçti, bir yandan eğitim notu hazırladım, bir yandan evsel işlere baktım. Kaç gündür aklımdaydı, hatta haftaiçi markete gittiğimde bir paket buğdayı da atmıştım alışveriş arabasının içine. Cumartesi öğle saatlerinde buğdayı ıslattım. Şansıma kolay pişen bir buğdaya rastlamışım, akşam saatlerinde ıslattığım suyun içinde bile hemen şişmişlerdi. Çok zor değilmiş meğersem aşure yapmak, ben sabır gerektiren hiçbir şeye dayanamıyorum. Bir ara çok modaydı hatırlarsınız, ahşap boyama işleri filan. Ama sabır lazım, beklemek lazım, boyadın, kurumasını bekleyeceksin, çatlatma boyası sürdün, onu bekleyeceksin derken, hiç bana göre olmadığını anlamıştım. Aşureden de bu yüzden uzak durmaktaydım ama yanılmışım :))

Birkaç püf noktası var, dikkat edilirse çok güzel bir aşure yapılabilir. İlki şu; pazara gidince nar almayı unutma :)) Yoksa aşurelerin süslü olmaz. İkincisi; buğdayı sıcak su ile ıslatmak. Soğuk suda yumuşamıyor. Üçüncüsü de kuru meyvaları ve şekeri koyma zamanını iyi ayarlamak. Son püf noktası da, yerken kendini kaybedip beşinci kasede varlığının bilincine varmayı önlemek :))

Gelelim malzemelere: (Bu ölçüyle tam 12 kase oldu)
  • 1 su bardağı buğday
  • 3/4 su bardağı nohut
  • 3/4 su bardağı kuru fasulye
  • 2,5 su bardağı tozşeker
  • 10 su bardağı su
  • 1 su bardağı kuru üzüm (beyaz ve kara üzüm karışık koydum)
  • 5-6 adet kuru kayısı
  • 5-6 adet kuru incir
  • Portakal kabuğu rendesi
  • 5 diş karanfil
  • Süslemek için susam, ceviz, nar (unutmaaa :) ), tarçın vb

Buğdayı, sıcak su ile öğle saatlerinde ıslattım ve gece 10 bardak sıcak suyla bir taşım kaynattım. Kaynadığı suyun içinde sabaha kadar bıraktım. Benim nohut ve fasulyem vardı buzlukta, onları kullandım. Yoksa eğer, onları da geceden ıslatıp, ertesi gün ayrı ayrı haşlamak gerekiyor. Aşureye konduktan sonra fazla bir pişme süresi olmayacağı için yumuşayana kadar haşlanmış olmalı. Kuru üzüm ve kayısıları da geceden suya koydum, iyice şişsinler diye. Bütün geceyi de merak içinde geçirdim, acaba nasıl olacak, becerebilecek miyim diye :))

Sabah, buğdayın altını tekrar yaktım, 1,5 saat kadar kısık ateşte, iyice ezilene kadar pişirdim. Suyu gözüme az gözüktüğü için 2-3 bardak kadar sıcak su ekledim. Kıvamını nasıl seviyorsanız ona göre sıcak su ekleyebilirsiniz. Ben biraz sulu severim, tıkıl tıkıl aşureleri sevmem :)) Buğdaylar iyice ezildikten sonra, nohut ve fasulyeleri ekledim. 10 dk sonra da üzüm, kayısı ve karanfilleri ekleyip 15 dk daha pişirdim. Sürenin sonunda, şekeri , portakal kabuklarını ekleyip 10 dk daha pişmesini bekledim. Dikkat, şeker eklenince sulanıyor, kıvamı ayarlarken unutmayın. İnmesine yakın incirleri de ekleyip 3-5 dk daha tıkırdattıktan sonra altını kapattım. Pişme esnasında, arada bir dibinden dibinden tencereyi karıştırmakta yarar var. Sürekli karıştırmak gerekmiyor, hele de bir sitede okuduğum gibi blendırdan geçirmek veya un, nişasta vb eklemek de gerekmiyor.

Üstü için, susamları teflon tavada hafifçe kavurdum. Aşurelerin üstüne, önce tarçın, sonra susam ve dövülmüş ceviz koydum. Nar? Koyamadım, malum :))

Aşağıdaki resmi çekerken, aklıma anneannemin evinde yapılan ve biz çocuklar tarafından komşulara dağıtılan onlarca kase aşure geldi. Ne güzel günlerdi... Bugünün güldüren anekdotu bir arkadaşımdan geldi. Kendisi der ki : Bizde aşure pişirilirken, komşulara dağıtmak için pişirilir, aynı miktarda da sadece benim için pişirilir. 15 tabak filan arka arkaya yerim :))

Afiyet olsun, annelerimizin aşure tadı, damaklarımızdan hiç kaybolmasın. Not: Nar almayı unutma, nar almayı unutma :))

25 Aralık 2009 Cuma

Evde Sakın Denemeyin :))


Bu kez bir faciayı sizlerle paylaşmak istiyorum :)) Bazen, sürekli aynı şekilde yaptığım şeylere farklı yorumlar katmak istediğim oluyor. Bu kekceğizlere de yorum katayım dedim ama onlar bana "yorum yok" dediler.
Yıllardır şaşmayan bir kek tarifim var, içine ne koysanız kaldırır. Hatta buraya eklenmeyi bekleyen 3 alternatifi var, yabanmersinli, elmalı ve havuçlu olanları. Ama ben önce başarısız olanı paylaşmak istedim, aman evde denemeyin :))
Gıda boyası kullanmadan keklere, kurabiyelere renk vermeyi seviyorum. Bu amaçla, pembiş kekler yapmak için pancardan yararlanayım dedim. Malum, ıspanakla çok güzel renkli bir kek elde ediliyor. Benzeri şekilde olabilir diye düşündüm ama cıkkk :)) Kekimin standart tarifi şöyle:
  • 3 yumurta
  • 1 su bardağı toz şeker
  • 1/2 su bardağı sıvıyağ (mısırözü)
  • 1 su bardağı süt
  • 1 paket vanilya
  • 1 paket kabartma tozu
  • 8 tepeleme dolu yemek kaşığı un

Bu keki gözü kapalı yapıp fırına atarım, hiç kabarmama derdi olmaz. Dediğim gibi bu kez içine pancar koymayı denedim. Bir kök kırmızı pancarı iyice haşladım ve haşlandıktan sonra robotta püre kıvamına gelene kadar ezdim. Kek hamuruna ekledim, iyi mi ettim, hayırrr :))

Neler kötü gitti diye bakacak olursak; rengi fena değildi ama bir tülbentten geçirerek ekleseydim pütür pütür parçalar yerine daha homojen bir renk olabilirdi. Renk hadi neyse de, tadı pek yavan oldu. Pancar çok sası bir tat verdi keke, yerken hiçbir şey hissetmedim. Fiyaskoydu :)) Pancarın renginden yararlanırken, içine mutlaka koku ve tat verecek bir malzeme daha ilave edilmeli diye düşünüyorum. Ya da bu fikirden vazgeçmeli, yazık günah pancara, yazık kek hamuruna :)

Neyse, buncağızlar pişti, tadıldı, beğenilmedi. Atmaya kıyamadım, ne yapsam derken, buzlukta çırpılmış kremşanti vardı, onunla değerlendireyim dedim. Kekleri parçaladım ve şantiyle karıştırdım, damla çikolata vs ilave ettim. Etmeseymişim keşke, onlar da ziyan oldu :) Velhasıl elime dolandı kaldı, en son üzülerek dökmek zorunda kaldım.

Olur bazen dimi böyle kazalar ? Dimi dimi :))

23 Aralık 2009 Çarşamba

Hamsi Buğulama

Cumartesi günleri pazara gittiğimizde, balıkçılara uğramayı ve çeşit çeşit balıklar arasından seçim yapmaya çalışmayı çok seviyoruz. Hamsi ve istavrit favorimiz. Eşim büyük balık da sever ama ben küçük balıkları seviyorum. Geçen hafta hamsi almıştık. Yarısını tava yaptık, kalanı da geçen akşam buğulama yaptık.



Malzemeler:
  • Yarım kg kılçıkları alınmış hamsi

  • 3 limon

  • 3 patates

  • 2 kuru soğan

  • 1/3 demet maydanoz

  • Zeytinyağı

Hamsileri ayıklayıp yıkadıktan sonra ezmeden kılçıklarını çıkarıyoruz. Patatesleri soyup halka halka doğruyoruz ve tuzlu suda diri kıvamda haşlıyoruz. (En fazla 10 dk) Fazla yumuşamasın. Soğanları halka halka doğrayıp üzerine bolca tuz serpip acısı çıkana kadar ovuyoruz. Ovduktan sonra soğanları iyice yıkıyoruz. Limonların birinin suyunu sıkıyoruz, diğer ikisinin kabuklarını soyup halka şeklinde dilimliyoruz.

Buğulamayı kapaklı bir borcamda yapmakta yarar var. Teflon tercih etmemenizi öneririm, altı kızarıyor hemen. Borcamın tabanını biraz zeytinyağı ile yağlayıp, soğanların yarısını döşüyoruz. Üzerine hamsinin yarısını koyuyoruz. Biraz tuz atıyoruz hamsilere. Üzerine patateslerin hepsini diziyoruz. Üzerine soğanın kalanını, onun üzerine de hamsilerin kalanını koyuyoruz. Dilimlenen limonları en üste diziyoruz ve ince doğranmış maydanozları üstüne serpiyoruz. Limon suyu, zeytinyağ ve 1 su bardağı sıcak su ilave edip kapağını kapatarak 250 C fırında yaklaşık 45 dk pişiriyoruz. Hamsilerin rengi beyaz olunca pişmiş demektir.



Pişmiş hali pek iyi poz veremedi, çünkü yemek için acele eden bir sahibi vardı :)) Eşim, çabuk çabuk, soğumasın diye acele ettirince bir poz çekebildim, o da biraz flu oldu. Ama tadı çok netti :)) Ekşi, nefis ve hatta süper :)) Bu ölçüyle 3 kişi doyar normalde ama normalde :)) Eşim daha çokkk balık diyince biz hepsini bitirdik. Kızartmasına göre çok daha hafif ve sonra da ısıtılıp yenebileceği için iyi bir alternatif. Zeytinyağı miktarını özellikle yazmadım, dilediğiniz kadar koyabilirsiniz. 3 limonla tadı epeyce ekşi oluyor. Fazla ekşi sevmem derseniz azaltabilirsiniz.

Yanında tere, roka, dereotu, yeşil soğan, turp ve havuçtan yapılmış, hem de eşim tarafından yapılmış :)) nefis de bir salata vardı.

En güzeli de, yemeğin üstüne içilen bir kahve ve yanında magnum bitter. Bu çikolatayı icat edenlere diyecek tek sözüm var, "gözünüz kör olmasın emi" :)) İnsanın hep yiyesi geliyor, bu kadar mı güzel olunur yahu :)

22 Aralık 2009 Salı

Modern Zaman Külkedisi : Tiltgül :))

Masallara bir zamanlar diye başlamak adettendir efendim.

Bir zamanlar Tiltgül adında güzel bir kız varmış. Tiltgül, babasıyla birlikte TOKİ evlerinden birinde yaşıyormuş. Tiltgül’ün annesi 1 yıl önce Facebook’ta tanıştığı bir Hintliye kaçtığı için, evde sadece iki kişilermiş ve evin 80 m2 olması onları rahatsız etmiyormuş.

Bir gün babası, akşam yemeği yerlerken Tiltgül’e aldığı önemli bir kararı açıklar. Yalnızlıktan sıkıldığını ve evlenmeye karar verdiğini söyler. Tiltgül ne yapacağını şaşırır ve “nasıl olur baba? Yane bana kal geldi şimdi , ne dicemi bilemiom” der. Babası Tiltgül’ü sakinleştirmeye çalışır. TV’de izlediği bir evlendirme programına katılmayı düşündüğünü söyler. Oraya gelen hanımlardan birini beğenmiş ve telefonla katılarak hanımefendiye talip olmuştur. Tiltgül fena halde üzülür. Kendisini odasına kapatır. Sabaha kadar sınıf arkadaşlarından Çisesu ile chatleşir. Kişisel iletisini de değiştirmiş, ağır bir bunalıma girmiştir. “ deep’teyim, s10’ndayım” yazmıştır. Çisesu ona oha olmaması gerektiğini, babasının buna hakkı olduğunu söyler. Tiltgül bunu uzun uzun düşüneceğini söyler ve 10 sn kadar düşündükten sonra babasına hak verir.

Tiltgül’ün babası “Saçma gibi sanki” programına katılır ve orada tanıştığı Kokoşhan ile evlenmeye karar verirler. Kokoşhan zengin bir hanımdır ve kızıyla birlikte yaşamaktadır. Tiltgül Kokoşhan’dan ve kızından hoşlanmamıştır ama onu esas üzen şey babasının 70 milyon önünde gerdan kırarak karşılama oynaması olmuştur. Zavallı Tiltgül, cafede arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacağını düşünerek kahrolmaktadır ama henüz onu bekleyen kötü günlerin farkında değildir.

Babası ile birlikte Kokoşhan’ın villasına yerleşirler ve o gün Tiltgül’ün çilesi başlar. Kokoşhan ve kızı onu bir hizmetçi gibi kullanmakta ve eziyet etmektedir. Tiltgül’ün bütün adiyös eşofmanlarına ve gap pantolonlarına el koyan üvey kızkardeşi, bu yetmezmiş gibi Tiltgül’ün msn şifresini de zorla alır. Babası ise mutludur, öyle mutludur ki, o sıralar ülkeyi kasıp kavuran krizin ülkeyi hiç etkilemediğini düşünmekte, etrafındaki arkadaşlarına “hamdolsun kriz bizi hiç etkilemedi” demektedir. Zavallı Tiltgül, sabahtan akşama kadar evi temizlemekte, hatta banyodaki kireçlerle ve mutfaktaki yağlarla mücadele etmek için özel spreyler dahi kullanmaktadır. Tiltgül’ün renklilerdeki lekeleri bile çıkarabildiğini gören Kokoşhan, yemek işini de kızcağızın üzerine yıkar. Tiltgül’ün menüsünde başlangıç olarak çorba, ana yemek olarak kuzu incik, pilav ve tatlı olarak da puding vardır. Yemekler güzel olmasına güzeldir, Kokoşhan ve kızı tabaklarında ne var ne yok yemektedir ama her yemeğin sonunda “bugün de aç kaldık, yemekler iğrençti” demektedirler. Tiltgül, internet bağlantısı kesilmiş bir bilgisayar gibidir artık, etrafında iletişim kurabileceği, kendisi anlayan ve seven kimse kalmamıştır.

Bir gün Tiltgül ve üvey kardeşinin cep telefonlarına bir SMS gelir. Ülkenin kralının oğlu evlenecektir ve evleneceği kızı seçmek için bir “PrensesStar” yarışması düzenlenmiştir. İsteyen genç kızlar bu yarışmaya katılacak ve prensle tanışma fırsatı bulacaktır. Üvey kızkardeşi büyük bir sevinçle hemen alışverişe koşar. Tiltgül de hevesle katılmak ister ama kızkardeşi Hıncal Uluç kahkahalarıyla ona güler. Sen kimmm, prenses olmak kim der Tiltgül’e. Tiltgül çok üzülür, ancak ne babası ne de Kokoşhan ona destek çıkar. Kızın hazırlıkları sürerken, Tiltgül kaderine ağlamakta ve içine kapanmaktadır.

Nihayet yarışma günü gelmiştir. Üvey kızkardeşi saatlerce hazırlanıp yarışmaya gider. Tiltgül ise üvey annesiyle birlikte evde kalır. Kokoşhan, her ne kadar Tiltgül’ü sevmese de, kendi kızının yarışmada şansı olmadığının farkındadır. Tiltgül kendi kızından daha güzeldir. Üstelik de günlerdir ağlamaktan helak olmuştur. Birden içi sıcacık sevgiyle dolar Kokoşhan’ın. Kızım, kızım güzel kızım der Tiltgüle. Tiltgül şaşırmıştır ama o da dayanamaz, annecim annecim diyerek Kokoşhan’a sarılır. Nalet olsun içimdeki insan sevgisine der Kokoşhan. Şimdi seni öyle bir hazırlayacağım ki, sen bile kendini tanıyamayacaksın. Süreleri azdır ama Kokoşhan Tiltgül’ü hemencecik hazırlar. Güzel bir elbise ve makyajla Tiltgül bambaşka bir kız olmuştur. Kokoşhan’ın elindeki sarı peruğu görünce çok şaşırır Tiltgül. Kokoşhan ona, dikkat çekmek istiyorsa bunu da takması gerektiğini söyler. Tiltgül halen tereddüttedir, ya prens sonra benim sarışın olmadığımı anlarsa, çakma olduğumu anlarsa der. Kokoşhan yılların tecrübesiyle konuşur. Sonunu düşünen kahraman olamaz kızım !!! Tiltgül artık hazırdır. Kokoşhan ona duraktan bir taksi çağırır, “aman kızım der, saat 12’den önce mutlaka dön. Hem taksimetre gece tarifesi yazmaz hem de tinercilere falan rastlarsın, maazallah”.

Tiltgül yarışmanın yapılacağı yere gider. İçeride yüzlerce genç kız vardır, hepsi de birbirinden güzel ve süslüdür, hepsi sarışındır. Tiltgül’ün morali çok bozulur. Prensle tanışmak için sırasını beklemeye başlar. Üvey kızkardeşi ön sıralardadır, onunla göz göze gelmesine rağmen kızkardeşi Tiltgül’ü tanıyamamıştır. Yarışma başlar ve kızlar sırayla prensle tanışırlar. Sıra hızla ilerlemektedir, çünkü prens kızların hiçbirisini beğenmemektedir. Sıra nihayet Tiltgül’e gelir. Hiç umudu yoktur Tiltgül’ün. Prens ona adını, facebook hesabı olup olmadığını sorar. Prense cevap vermek üzereyken gözü saate takılır, saat 12’ye gelmektedir. Tiltgül orayı hemen terk etmesi gerektiğine karar verir, prensin onu beğenmesine imkan yoktur ve de üvey annesinin sözleri kulaklarında çınlamaktadır. Gözyaşları içinde kalan Tiltgül koşarak uzaklaşır, sıradan aaaaa neler oluyor sesleri yükselir. Prens olanlara bir anlam veremez. Bu kız diğer sarışın kızlardan farklı gözükmektedir. Prens de peşinden koşar Tiltgül’ün. Tiltgül sokağa çıkar çıkmaz karşısında tinercileri bulur. “Para ver applaaaa” diyen tinerciler, Tiltgül’ü çekiştirmeye başlar. Peruk tinercilerin elinde kalınca, şaşkınlıklarından yararlanan Tiltgül koşarak uzaklaşır ve taksiyle eve döner. Prens onu yakalayamaz ama tinercilerin elindeki peruğu görür görmez onun Tiltgül’e ait olduğunu anlar.

Ertesi gün tüm gazetelerde bu esrarengiz kız konuşulmaktadır. Prens o kıza aşık olmuştur ve onu aramaktadır. Canlı yayın arabaları, şehrin sokaklarında dolaşmakta, herkes fellik fellik bu kızı aramaktadır. Haberleri izleyen Kokoşhan, TV kanallarını arayarak kızın kimliğini açıklamaya karar verir. Tüm kanalları arasa da kimse onu ciddiye almaz. Sadece Derya Baykal’la Kıldan Tüyden Oklavadanlık Yapalım programına bağlanabilir. Programı Prens’in annesi de izlemektedir. Bu mutlu haberi hemen oğluna verir. Akşam saatlerinde Prens ve adamları, Kokoşhan’ın evine gelir. İşte Tiltgül ve Prens nihayet bir aradadır. Tiltgül, sarışın olmadığının anlaşılması sebebiyle çok umutsuzdur ve Prens’in bu yüzden onu beğenmeyeceğini düşünür. Oysa Prens, nihayet saçı boyalı olmayan bir kız bulduğu için son derece mutludur. Tiltgül’ün önünde diz çökerek ona evlenme teklif eder.

Onlar ermiş muradına, bakalım diğerlerine neler olmuş???

Tiltgül’ün babası: Belediyenin dağıttığı bedava kömürleri satarken yakalanıp içeri atılır.

Kokoşhan: Tiltgül’ün basın danışmanı olur.

Üvey kızkardeş: Var Mısın Yok musun, Yoksan Sen Ne Ayaksın yarışmasına katılır ve gizemli Hamdi beyle tanışan 2. kişi olur. Kutusu için verilen teklifi reddetse de Hamdi beyin evlenme teklifine hayır diyemez!

Tiltgül'ün annesi: Himalayalar'ın bir yamacında yoga ile içsel farkındalığını kazanmış , hintli eşinin çivi üzerinde oturarak biriktirdiği paralarla zar zor aldığı Ferrarisini satıp, o üstün bilince erişmiştir . ( Bu kısmı İpekcim yazmıştı :) )


Gökten 3 tane meteor düşmüş, biri okyanusa, biri Amerika'ya, biri de Uşak'a. Uşak'a düşen meteoru köylüler taşlamış, Amerika'ya düşen meteor düştüğüne pişman olmuş. Okyanusa düşen de amannn neyse işte, düşmüş yani :)) Hadi pai pai

21 Aralık 2009 Pazartesi

Elektrik Alamayan Kadın Milleti :))

Bazen vakit buldukça, TV’de gündüz kuşağındaki kadın programlarını izliyorum. Son zamanlarda revaçta olanlar, evlendirme programları. Evlenmek isteyenler, onlara talip olanlar, bu sirki izlemek için gelen yakınlar ve alakasız 3. taraflar.
Programda en çok dikkatimi çeken kısım, adayların kendilerini tanıttığı bölümler. Buradan edindiğim izlenimlere göre, erkeklerin kadında aradıkları özellikler :
• Kadın olması
• Eli yüzü düzgün olması
Buna karşılık, kadınların erkekte aradığı özellikler :
• Para önemli değil ama iyi bir işi olsun, kariyerli olsun
• Para önemli değil ama arabası olsun
• Para önemli değil ama evi olsun
• Para önemli değil ama ben evlenince hayatta çalışmam, bana bakabilsin
• Para önemli değil ama beni gezdirsin tozdursun
• Beni taşıyabilsin ( çünkü kendisi devlet sanatçısı )
• Yakışıklı olsun
• Sigarası, içkisi , kumarı olmasın
• Çöpsüz üzüm olsun ( kadının önceki evliliğinden 3 çocuğu olsa dahi, adamın çocuğu olmasın)
• İnsan olsun ama mümkünse İstanbullu olsun
• Her yerde yaşarım ama İstanbul dışı hariç
• Çok esmer de olmasın, sarışın da olmasın, çukulata renkli olsun, kaşlı gözlü olsun, döşü kıllı, karizmatik olsun :)) son bomba budur.

İşte bu kriterleri sağlayabilen erkeklere biz literatürde, elektrik verebilen erkek diyoruz. Şaka bir yana, bu programları izledikçe, üzüntü ve şaşkınlık yaşıyorum. Evlilik kavramına karşı kadının bakış açısının bu kadar sığlaşmış olması üzüntü verici. Erkeği, hayatının sponsoru gibi gören, çalışma hayatından kaçan ve erkeğin maddi durumuna göre “elektrik alan” hemcinslerimi anlamakta güçlük çekiyorum. Gel de şu şarkıyı söyleme:

Herşey mal mülk,
Herşey para, pul
Dostlukmuş sevgiymiş
Ara bullllllll

Siz, servisin değil, yüreğinizin götürdüğü yere gidin. :)) Pai pai

20 Aralık 2009 Pazar

Sevgili İsviçreli Bilimadamları


Sevgili İsviçreli bilim adamları,

Yaptığınız araştırmalara ve deneylere sonsuz saygı duymaktayım. Çok açılı diş fırçasından tutun da ota b.ka yaptığınız testler malum. Bir gün “tarçın kanseri önlüyor” diyorsunuz, ertesi gün “fazla tarçın kanseri tetikliyor” diyorsunuz. Anladık çok çalışıyorsunuz ama zamanınızın çoğunu boşa geçirdiğiniz hissine kapılmaktan kendimi alamıyorum. Neden mi?

  • Kilo yapmayan Nutella hala icat edilmedi
  • Kokmayan soğan ??? Evet evet size soruyorum
  • Kendi kendini asan, kurutan ve ütüleyen çamaşırlar ? Ses gelmedi !!!
  • Yıkadıktan sonra bulaşıkları raflara yerleştiren bulaşık makinası. Demek vallahi de billahi de aklına gelmişti.
  • İçeriğinde yazan mail adreslerini silmeden ve gönderdiği grubu gizlemeden mail forward eden arkadaşları direkt magmaya gönderen bir sunucu ? O da mı yok?
  • Bir sürüşte cildi en az 10 yaş gençleştiren, kutusu bitince bizi cenine dönüştüren nemlendirici krem? Yediniz ömrümüzü yediniz!
  • İstenen kıllarla istenmeyen kılların uzlaşmasını sağlayacak bir kozmetik ürün?
  • Çok Güzel Hareketler Bunlar’da Yılmaz Erdoğan’ın kısa kesmesini sağlayacak bir yöntem? İmkansız dimi?
  • Saçı doğrudan fönlü olarak gösteren şampuan?
  • Tüm lekeleri ve kötü anıları silen deterjan?
  • Kötü insan sensörü veya insan sarraflığı aparatı?
  • Sevgi kelebeği Esra Ceyhan’a bile tahammül edebilmemizi sağlayacak “sabır tableti” ?
  • Reteee ve arkadaşları tv’ye çıkınca otomatik zap yapan kumanda? Bak buna çok ihtiyacım var !
  • Kendi kendini ödeyen, akmaz kokmaz kredi kartı?
  • “dahi” anlamındaki de ve da’ları ayrı yazmayan arkadaşlar için sanal kızılcık sopası?

Evet sevgili bilim adamları, sizden beklentilerim şimdilik bunlar. Daha çok çalışmanız gerektiğini düşünüyorum. Haa bu arada, siz ne derseniz deyin, ben tarçına bayılırım. OK? Öpüldünüzzz.

19 Aralık 2009 Cumartesi

ISO 9001 Belgeli İrmik Helvası :))


İki gündür feci şekilde boynum ve sağ omzum tutulmuş durumda. Saatlerce bilgisayar başında kalmaktan mıdır, kötü oturma pozisyonundan mıdır bilmiyorum ama bu aralar sık sık olmaya başladı. Eeee yaşlılık :)) Dün başımı bile dik tutamaz haldeyken irmik helvası yapmaya kalkıştım. İnsan en çok ağrıyan ve sızım sızım sızlayan omzuna ve koluna bunu nasıl yapar demeyin, çivi çiviyi söküyor mu acaba diye denemek istedim. Sökmüyormuş :))
Helvayı çok severim, un helvasını da irmik helvasını da. Dün irmik helvası yapmayı seçtim. Un kadar uzun kavurmak gerekmiyor, daha çabuk kavruluyor. Ağrıdan dolayı Küçük Emrah modundaydım, "yıllardır bir irmik helvası yemedim biliyor musun amca" :)) Ama valla engel olamadı bana. Demek ki neymiş, azmetmek başarmanın yarısıymış.
Gelelim tarife:
  • 2 su bardağı irmik
  • 125 gr tereyağ
  • 1,5 su bardağı tozşeker
  • 2 su bardağı süt
  • 1,5 su bardağı su
  • 1 paket çam fıstığı
  • Tarçın
  • 1 portakal kabuğu rendesi

Geniş bir çelik tencerede tereyağı erittikten sonra irmikleri ilave edip, irmikler sütlü kahve rengini alana kadar, yaklaşık 15 dk, çevire çevire kavuruyoruz. Kavurma işleminin sonuna doğru fıstıkları ekleyip 2-3 dk birlikte kavurup, tencereyi ocaktan alıyoruz. Bir yanda da süt, su ve şekeri karıştırıp kaynatıyoruz. Su-süt karışımını, irmiğe eklemeden önce, irmik tenceresinin 5 dk kadar soğumasını beklemekte yarar var. Aksi takdirde hem çok acaip sıçrıyor :)) hem de irmikler pişmeye vakit bulamadan suyunu çekiyor. İrmiğin soğuması sırasında, karıştırmaya devam etmek gerekiyor, çünkü tencerenin sıcaklığıyla irmik kavrulmaya devam ediyor. Karıştırmazsanız yanık vakası olabilir :)) Su-süt karışımını yavaşça irmiğin üzerine döküp hızlıca kaçıyoruz olay mahallinden :) Kapağını kapatıp kısık ateşte suyunu çekip, helva kendini tencereden kurtaracak kıvama gelene kadar arada bir karıştırarak pişiriyoruz. En son portakal kabuğunu da ekleyip ateşten alıyoruz.

Helvayı ılık servis etmekte yarar var. Isıtmak da mümkün. Servis yaparken üzerine tarçın ekleyebilirsiniz. Yazın, sade dondurma eşliğinde de nefis olur.

Efendim gelelim başlığa, neden ISO 9001 belgeli irmik helvası dedik? Helvayı servise hazırladıktan sonra çalışma masama götürdüm. Fotoğrafını çektikten sonra bir baktım, ISO 9001 standardının üzerine koymuşum :)) Dolayısıyla benim helva ISO 9001 belgeli ve hatta "standartlar üstü" bir helva olmuş :))

Bu ölçülerden tam beş kişilik helva çıkıyor. Biz iki öğünde kendisini özümsedik :) Daha olsa yenirdi herhalde.

Offf offf hala sızlıyor omzum, yazı biter, Arzu kaçar :)) Pai pai

16 Aralık 2009 Çarşamba

Küçük Şeyler, Büyük Mutluluklar

Sevgili Üstün Dökmen'in "Küçük Şeyler" serisini okuduktan sonra pek çok konuya bakış açımın değiştiğini düşünüyorum. Bazen küçük şeyleri abartarak hayatı kendimize zehir ettiğimizi, bazen de küçük şeylerle hayatta büyük fark yaratılabildiğini görmeme epeyce yardımcı oldu. Şimdi hayat felsefem budur, mutlu olmak için büyük şeylerin olmasını bekleme, her an ufak ufak dokunuşlarla mutluluğu kendin yarat !

Peki Sünger Bob'un konuyla ne alakası olabilir? Efendim, beni bilen bilir, kendisi benim aşkım olur :)) Hangi kadın bu kadar saftirik, bu kadar sevimli bir süngere karşı koyabilir ki :)) Hele de benim gibi ruhu beş yaşında kalmış biri için ehehehehehe :)) Süngercim de böyle gülüyor. Aşağıdaki de kayınbiraderim Patrick, kendisi bir deniz yıldızı olup Sünger'den daha saftirik hatta eblehtir :))

Geçen pazar, şehrimizde açılan bir yapı malzemeleri süpermarketine gittiğimizde, ki gitme sebebimiz bunları almaktı :)) , ilk iş ilgili reyonu bulmak oldu. Reyon çoluk çocuk ve bıkkın ebeveyn kaynıyordu. Araya karışıp aşkımın resmini aldım hemen :)) Patrick de çok tatlıydı, dayanamadım onu da aldım. Eve dönüp de asana kadar bir sabırsızlandım ki sormayın.

Şimdi ikisi de mutfak duvarında asılı, üstelik de fosforlular :)) Bazen ışığı kapatıp Süngerimin kocaman gülen gözlerine bakıyorum. Eşim de hoşlanmaya başladı bu iki saftirikten. Gerçi Patrick'i patates zannetti ilk başta ama olur o kadar. Süngerimi de peynir sanan çok oluyor zaten. Hadi onları anladık da, ortadaki yapma çiçek neyin nesi demeyin. O, evin düzenine ve dantel vb bilumum süs konusuna önem veren annem için sus payıdır :)) Çocukça şeyler astım diye kızmasın bana dimi, dimi dimiiiii :)) Sabah uyanınca, kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdiğimde ikisine günaydın demeye bayılıyorum. Günaydın Bob, günaydın Patrick :))

Ahhhh bu da bir diğer ufak dokunuşun resmi. Perde reyonunda görür görmez çok beğendik ve aldık. Mutfağım çiçek çiçek oldu şimdi. Artık yemek yaparken sıkılmıyorum hiç. Çiçekler içimi açıyor, daha da olmadı, Sünger'le Patrick'in diyaloglarını hatırlıyorum ve başlıyorum gülmeye. Bir bölümde, Süngercim, Patrick'e bugün ne yapacaksın diye soruyordu. Patrick de bir yapılacaklar listesi hazırladığını söylüyordu. Listede ise "hiçbir şey" yazıyordu. :)) Sünger, Patrick'e inanmayıp kendisinden birşeyler gizlediğini düşünüyordu. Sonra Patrick 8 saat boyunca gerçekten hiçbir şey yapmadan durdu öylece, Sünger de o süre boyunca onu gözetledi :)) Ayy çok saftirikler gerçekten, ben de mi öyleyim acaba :)


Mutluluğun gizli bir formülü yokmuş meğer, birşeyler olmasını beklemeye de gerek yokmuş. Çiçekli perdeleri olan bir mutfakta, iki çizgi film kahramanıyla yemek yapmak, bulaşık yıkamak bile çok büyük bir mutlulukmuş. Bu tarif bizzat denenmiştir, tavsiye ederiz efendim :)) Pai pai


14 Aralık 2009 Pazartesi

14 yıl oldu, dile kolay...

Bugün bizim nişan yıldönümümüz. İş hayatına yeni başlamış tecrübesiz iki gençtik eşimle. Nişan için ailemin oturduğu şehre gidişimiz, nişan yüzüklerimizi sipariş ettiğimiz kuyumcunun modelleri karıştırması yüzünden 1 cm kalınlığındaki alyansları görünce şok geçirişimiz, telaşlı hazırlıklar ve nefesimizi kesen bir heyecan. Hepsini tebessümle hatırlıyoruz şimdi. O resimlere bakınca, yüzümüzdeki çocukluk izlerinin henüz kaybolmadığını görüyorum. Zaman nasıl da değiştiriyor insanı...

Hımm neyse, bu hüzünlü havayı dağıtalım, daha kırk olmadık yahu :)) Zamanı gelince bunalıma gireriz elbette :) Efendim bugünün şerefine ve bugün evde çalışıyor olmanın sağladığı zaman avantajına, eşime güzel bir sofra hazırlamaya gayret ettim. Eşimdir diye demiyorum, denizden denizaltı çıksa biner :)) Balığa çok düşkündür, son 3-5 balık seansımızda bir türlü doya doya yiyemediğinden yakındı. Cumartesi günü pazar dönüşünde hamsi ve istavrit almıştık. Hamsileri bizim usül kızartmaya karar verdim. Karadeniz'de hamsiyi mısır ununa buladıktan sonra, az yağlı tavaya çiçek gibi dizer, öyle kızartırız. Bu şekilde fazla yağ çekmez, dışı çıtır, içi yumuşak bir hamsi olur. Eşimin gelme saatine yakın hamsiyi, salatayı hazırladım. Ama gecenin esas sürprizi, dünden pişirdiğim, bugün de sosunu yaptığım vişneli cheesecake oldu. Pişirilerek yapılanlarını çok seviyorum. Daha lezzetli oluyor sanki.

Tarifi, incelediğim tariflerden harmanladım diyebilirim. Onlarca tarifi inceledikten sonra bu reçeteyi uygulamaya karar verdim. Bu kaçıncı yapışım hatırlamıyorum ama her defasında çok güzel oluyor.

Malzemeler:

Kreması:
  • 3 yumurta
  • 1 su bardağı tozşeker
  • 3 yemek kaşığı un
  • 400 gr Pınar labne (yeşil paket)
  • 1 küçük kutu krema
  • 1 paket vanilya
  • 2 çorba kaşığı limon suyu
  • 1 limon rendesi

Tabanı:

  • 1,5 paket kakaolu petibör
  • 150 gr eritilmiş margarin

Sosu:

  • 1 su bardağı vişne reçeli
  • 1 su bardağı su
  • 1 çay bardağı yabanmersini (reçelin tanesi az olduğu için ekledim)
  • 3 tatlı kaşığı nişasta


Tabanı hazırlamak için, bisküvileri elimizle parçalayarak toz haline getiriyoruz ve erimiş margarinle karıştırıyoruz. Kelepçeli kalıba veya benim yaptığım gibi, içine yağlı kağıt döşenmiş 26 lık bir teflon kalıba döküyoruz. Bir bardak veya kavanozun tabanı ile, karışımı iyice sıkıştırıyoruz. Buzdolabında yarım saat bekletiyoruz.

Krema için; yumurta ve şekeri çırpıyoruz. Diğer malzemeleri ekleyip koyu ayran kıvamı olacak şekilde çırpıp karıştırıyoruz. Buzdolabında beklettiğimiz tabanın üzerine dökerek, 150-160 C fırında yaklaşık 1 saat hiç kapağını açmadan pişiriyoruz.

Piştikten sonra fırından alıp soğumasını bekliyoruz. Soğuduktan sonra streçle kaplayıp ya da pasta kabına koyup bir gece buzdolabında dinlendiriyoruz. Aynı gün servis etmemekte yarar var. Dinlendikçe tadını buluyor. Ertesi gün, sos malzemelerini karıştırıp sosu pişiriyoruz. Sos ılınınca cheesecake'in üzerine döküyoruz. Buzdolabında 2 saat daha bekletip, sabrımızın yeterrrr dediği anda servise hazır ediyoruz :))


Biz, balığın üstüne birer dilim götürdük vallahi :)) Afiyet olsun herkese, sevdiklerimiz hep yanımızda olsun inşallah.

11 Aralık 2009 Cuma

Mutluşun Acil Keki

Selam ! Uzunca bir seyahat sonrası nihayet evdeyim. Bugün buralarda tam keyif yapma havası var ama bir sürü de işim var. Yine de yağmurun, soğuğun ve kahve eşliğinde çalışmanın tadını çıkardım. Çalışmaktan yorulunca biraz yazmak istedim.

Bayramın 3. günü çok önemli bir misafiri ağırladım, Mutluşu :)) Kendisi artık beş yaşına basmış, cadılığı ve tatlılığı onaylanmış minik arkadaşım olur. Çoktandır da görüşemedik, birbirimizi çok özlemişiz. "Ağzuuu ben seni çok seviyorum, çok özledim" diye diye sarılıp öptü beni kerata. Sonra da her dediğini yaptırdı tabii ki :)) Her geldiğinde yeni bir kelime veya deyim öğrenmiş olur ve onu bol bol kullanır. Son bombası "abut subut" :)) Kendisi "k" harflerini "t" olarak telaffuz eder, bize de onu mıncık mıncık sevmek için bahane çıkar.

İşte resimdeki keki, Mutluş ziyaretimize gelecek diye yaptım. O gün şehirdışından henüz döndüğümüz için hazırlık yapmaya fazla zamanım yoktu. Ben de senelerdir yaptığım ve hiç şaşmayan kek tarifimi yaptım.

Malzemeler:

Kek:
  • 5 yumurta
  • 2 su bardağı tozşeker
  • 2 su bardağı un
  • 1 paket vanilya
  • 1 paket kabartma tozu
  • 5 yemek kaşığı kakao
  • 1 paket margarin
  • Üzerine dökmek için 1 su bardağı soğuk süt
  • Portakal kabuğu rendesi

Sos:

  • 1 paket kare bitter (80 gr)
  • 1 poşet kremşanti
  • 1 su bardağı soğuk süt

Keki yapmak için, önce margarini eritip soğumaya bırakıyoruz. Yumurtaları şekerle krema kıvamına gelene kadar çırpıyoruz. Un, kakao, portakal kabuğu rendesi, vanilya ve k. tozunu ekleyip karıştırıyoruz. En son erişimiş soğumuş margarini ekleyip kek hamurunu hazırlıyoruz. 170 C'de yaklaşık 1 saat pişiriyoruz. Fırından çıkarıp kalıptan alıyoruz ve üzerine soğuk sütü döküyoruz. Keki dinlenmeye bırakıyoruz.

Sos için, kremşantiyi sütle çırpıyoruz. Benmari usulü erittiğimiz çikolatanın üzerine kremşantiyi ekleyip kaynamadan 1-2 dk karıştırıyoruz. Sosu buzdolabına alıp kıvamını alana kadar bekletiyoruz. Soğuyan kekin üzerine döküyoruz.

2-3 saat dinlenmesi yeterli oluyor. Dilerseniz sosun içine yarım su bardağı portakal suyu ekleyip, tadını daha baskın hale getirmek de mümkün.

Gelelim önemli soruya! Mutluş bu kekten yedi mi? Zıplamaktan ve şımarmaktan oturup da iki lokma yiyemedi :))


Çikolata kadar tatlı olan Mutluşu yine çok özledim. Görüşmek üzere, pai pai :)

2 Aralık 2009 Çarşamba

Helva Yapsanaaaa :)

Un varsa, şeker varsa, yağ varsa ne yapılır? Tabii ki helva :) Yemeklerden sonra tadımlık bile olsa tatlı arayan bir aileyiz. Bazen tatlı olmayınca pişmaniye yemişliğimiz bile vardır :) Neyse efendim, bu akşamüzeri yaptığım ve hemen tüketilen helvayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Helvayı çok severim, her yörede farklı tarzda yapılır ama ben hepsini çok severim :) Benim tarifim klasik un helvası. Bir siteden almıştım ama hangisi olduğunu maalesef hatırlayamadım. Bulursam linkini daha sonra eklerim.

Malzemeler:

  • 125 gr tereyağ
  • 1 su bardağı un
  • 1 su bardağı tozşeker
  • 1,5 su bardağı süt
  • Dövülmüş ceviz
  • 1 paket vanilya

Yağı çelik ve yayvan bir tencerede erittikten sonra unu ilave edip, rengi fındık ezmesine dönene kadar kısık ateşte kavuruyoruz. Sıkıcı bir işlem, hele de benim için :) ama sonucu beklemeye değiyor doğrusu. Kavurma işlemine ara vermeden devam etmek gerekiyor. Un ilk başlarda topak topak olsa da, yağını salmaya başlayınca macun haline geliyor. Çok kavurursanız rengi koyu, tadı da acımtrak oluyor. O yüzden ideali fındık ezmesi rengi :)) valla canım çekti iyi mi :)

Bir yanda da süt ve şekeri birlikte ısıtıyoruz, kaynaması şart değil. Kavrulan unun altını kapatıp 2-3 dk karıştırarak soğutuyoruz. Bu sayede sütü ekleyince tüm ocağınızı batıracak şekilde sıçramamış oluyor ve topaklaşmadan pişiyor. Sütü üzerine ilave ediyoruz ve yavaş yavaş karıştırıyoruz. 3-4 dk içinde sütü çekip kıvamını buluyor. Helva "kendini tencere tabanından kurtarana" kadar pişiriyoruz. Altını kapatıp birkaç dk soğutuyoruz ve bir kaşık yardımıyla şekillendirip servis tabağına alıyoruz. Dilerseniz süt ekleme aşamasında ceviz ve vanilya da ekleyebilirsiniz. Helvayı buzdolabına koymamak gerekiyor, yağ yüzünden katılaşıyor.

Bunun bir de sütsüz, susuz olanı var ki, dehşet dehşet :)) Bereketli olmuyor ama yapıp hemen yemek için uygun. Tarif aynı, sadece un kavrulduktan sonra şekeri doğrudan ekleyip karıştıyoruz. Şeker sıcağın etkisiyle eriyor. Süt, su vs ilave edilmiyor. Sıcak ya da ılık yenmesi gerekiyor. Bunu da denemenizi öneririm.


Akşam yemeğini hazırlarken helva yaptım deyince annemler ne gerek vardı dediler ama geriye sadece 4 dilim kaldı desem :)) Haa bu arada, bu ölçülerle 14 dilim helva çıkıyor. Garanti bir tarif başarısızlık ihtimali yok denecek kadar az.

Bir hafta kadar buralarda olamayacağım. Eğer yolunuz sayfama düştüyse ve yazdıklarımı okuyorsanız, öncelikle hoşgeldiniz. Damağınızdan güzel tatlar, yüzünüzden gülücükler eksik olmasın. Pai pai :)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Kurban Bayramı'nı Yolcularken...

Ailelerimizden uzak bir şehirde yaşıyoruz. Bir bayram benim aileme, bir bayram eşimin ailesine gidiyoruz. Bu bayram sıra benim ailemdeydi ve bayramı onlarda değil, bizim evde geçirme kararı almıştık. Söylemesi ayıp, evimiz kışın tropikal bir adaya dönüşüyor, nerdeyse klima açıp serinlemek gerekiyor. Esaslı bir temizlik harekatından sonra, eşim ailemi alıp geldi. Annem bir süredir rahatsızdı ve uygulanan tedavi de hoşuma gitmiyordu. Bu yüzden tekrar hastaneye gittik, MR vs derken arefe günü teşhis kondu. Dizinden bir operasyon geçirmesi gerektiğine karar verildi. Toz bezi elinde gezen annem, oturma cezasına çarptırıldı :) Bayrama böyle başladık ama çok şükür moralimiz gayet iyiydi. Kurban Bayramı'nın eski ve esas olması gereken anlamını kaybettiğine dair uzun uzun sohbet ettik hep birlikte. Eskiden kesilen kurbanlar dağıtılırdı. Ertesi güne nerdeyse birşey kalmazdı. Şimdi buzlukları doldurmak adına kurban kesilir oldu. Allah kabul etsin, diyecek birşey yok sonuçta.

Bayram için tatlı yapmak adettendir. Hafif bir tatlı yapmak için, babamdan gelirken özel tatlı kabağı getirmesini istedim. Her kabaktan tatlı olmuyor malum. Bu kabak Adapazarı yöresinden geliyor, pişerken sulansa bile kabaklar sonuçta lokum gibi oluyor. Hiç sevmeyen bile en az 2 porsiyon götürüyor, garanti :))

Eşim geç saatte geleceği için tatlının hazırlığını babişkomla beraber yaptık. Tarifteki en önemli detay şu; kabakları doğramak için güçlü bir babişkoya veya kahraman bir kocişe ihtiyaç var :)) Gelelim tarifimize:

Malzemeler:

  • 1 kg kabukları soyulmuş ve iri doğranmış kabak
  • 1/2 kg toz şeker
  • Dövülmüş ceviz, isteğe göre kaymak, tahin

Kabakların kabuklarını soyup iri iri doğradıktan sonra, derin bir kapta yıkıyoruz. Pişerken fazla sulanmaması için yıkadıktan sonra büyük bir süzgeçte en az bir saat bekletiyoruz. Geniş ve derin bir tencereye alıp üzerine toz şekeri ekliyoruz. Aynen reçel yapar gibi, akşamdan kabakları şekere yatırıyoruz. Sabah kabaklar sulanmış oluyor.



Sulanan kabakları ateşe alıp ortadan az bir ateşte yumuşayana kadar pişiriyoruz. Suyu kıvamlı hale geliyor zaten. Dilerseniz kabakları bir fırın kabına alıp 20-25 dk daha hafif kızarana kadar pişirmek de mümkün. Biz sadece ocakta pişmesiyle yetindik. Soğuduktan sonra üzerine ceviz, dilerseniz kaymak veya Antalya'da gördüğüm üzere, tahin dökerek ikram edebilirsiniz. Fazlaca yaptıysanız, ikinci gün buzdolabına koymak daha sağlıklı olacaktır. 4-5 gün bozulmadan kalabiliyor.


Rengi de tadı da çok güzel oluyor. Bu şeker miktarı ile orta tatlılıkta bir lezzet elde ediliyor. Şekeri istediğiniz gibi artırıp azaltabilirsiniz. Adı kabak ama tadı muhteşem :)) Afiyet olsun...

27 Kasım 2009 Cuma

İyi Bayramlar


Sağlık problemleri nedeniyle tam istediğim gibi olmasa da güzel bir bayram geçiriyoruz. Bayram için yaptığımız kabak tatlısı tarifini en kısa sürede ekleyeceğim, resimleriyle beraber. O zamana kadar herkese güzel bir bayram diliyorum. İnsanın sevdikleriyle birlikte olması, neşeyle sofralar kurması kadar mutluluk veren başka birşey yok galiba.


İyi bayramlar...


23 Kasım 2009 Pazartesi

Kalburabastım :)

Vallahi külliyen yalan :)) Ben rendeye bastım. Eşim, bir etkinlik sebebiyle geç gelecekti. Canım da feci şekilde şerbetli tatlı çekmekteydi. Şu GDO meselesi çıktığından beri, hazır birşeyler yemeye çekinir oldum. İş başa düşünce, güzel bir tarif bulmak için izlediğim bloglara bir göz attım. Yağı nispeten az olan bir tarifte karar kıldım. Tarifi http://tulosh.blogspot.com/ 'dan aldım.
Benim kalburabastılar biraz tombik tombik oldu ama tadı nefis oldu. Özellikle ertesi gün şerbetini iyice çekince tadı da oturdu.

İşte tarif:

Hamuru için:

  • 150 gr margarin
  • 1 çay bardağı sıvı yağ
  • 1 çay bardağı süt
  • 1 yumurta
  • 1 yemek kaşığı toz şeker
  • 1 paket kabartma tozu
  • Aldığı kadar un
  • İçi için 1 su bardağı iri kırılmış ceviz

Şerbet:

  • 3,5 su bardağı toz şeker
  • 3 su bardağı su
  • 1/4 limon suyu

Tarif sahibinin uyarısını dikkate alarak, margarini erittikten sonra iyice soğumasını bekledim. Bu arada şerbeti hazırladım. Şeker ve suyu bir tencereye alıp kaynattım. Beş dk sonra limon suyunu ekleyip birkaç dk daha kaynatıp soğumaya aldım.

Eritilmiş margarini, sıvıyağı, süt, yumurta ve şekeri, çırpma teliyle biraz çırptım. Yavaş yavaş un ekledim ve kabartma tozunu da ilave ederek yumuşak bir hamur yoğurdum. Hamurdan parçalar alıp yuvarladım ve arasında ceviz koyarak hafif oval şekil verip rendenin üzerine bastırdım. 180 C'de kızarana kadar pişirdim. Ben kalburabastıyı iyice kızarmış, gevrek gevrek seviyorum. Bir daha yaptığımda daha fazla kızarmasını bekleyeceğim. Sıcak tatlıların üzerine soğuyan şerbeti döktüm.


Biz çok beğendik tadını. Bayramda da bu tatlıdan yapalım dedi hatta eşim. Bakalım artık :) Yarın annem ve babam geliyor bize, bayramı burada geçireceğiz inşallah. Bu ne anlama geliyor ? Mutfak yarın anneye teslim ediliyor ve bir süreliğine küçük şımarık kız moduna geçiliyor demek tabi ki :)) Eee o kadarına hakkım var ama dimi :) Bir haftadır Balerina Cif gibi çalışıyorum vallahi, evde dokunulmadık yer bırakmadım. İyi de oldu, hem pırıl pırıl hem de annemin istediği gibi dantelli bir ev oldu. Banyodaki raflara bile dantel serdim, o derece yani :)

Görüşmek üzere, pai pai :)

22 Kasım 2009 Pazar

Tarçın Tarçın :)

Tarçının kokusuna ve tadına bayılırım. Keklerde, kurabiyelerde, sütlü tatlılarda sürekli kullanırım. Bugün paylaşacağım kurabiye tarifini, 2002 yılında Lezzet dergisinde yollamıştım ve yanılmıyorsam Ekim sayısında yayınlanmıştı. Hatta 2002'nin en iyi 12 tarifinden biri seçilmişti. Tescilli güzel yani :))

Malzemeler:

Hamuru için:
  • 1 yumurta
  • 1 paket yumuşak margarin
  • 1 su bardağı pudra şekeri
  • 1 su bardağı mısır nişastası
  • 1 paket kabartma tozu
  • Aldığı kadar un

Üzeri için:

  • 4 yemek kaşığı toz şeker
  • 2 yemek kaşığı tarçın

Hamur malzemelerinin tümü karıştırılarak ve yavaş yavaş un ilave edilerek kulak memesi kıvamında hamur hazırlanır. Oklavayla yarım cm kalınlığında açılır ve kurabiye kalıplarıyla kesilir. Yağlı kağıt serili tepsiye alınarak buzdolabında en az yarım saat dinlendirilir. Özellikle yumuşak margarin kullanılarak hazırlanan tariflerde, pişirmeden önce, buzdolabında dinlendirmek çok iyi sonuç veriyor. Hamur yayılmadan pişiyor. Milföyden yaptığım böreklerde de aynı yöntemi uyguluyorum. Yağ tekrar katılaşıp hamuru toparlıyor. Dinlendirme sonrasında orta ısılı fırında pembeleşene kadar pişirilir. Fırından aldıktan sonra, kurabiyeler henüz sıcakken tarçın-şeker karışımına bulanır. Sıcaklık sayesinde karışım kurabiyeye yapışıyor ve dökülmüyor. Sonrası malum :) İster çay, ister kahve, ister meyva suyu eşliğinde, geçici hafıza kaybı yaşanarak kurabiyeler afiyetle yenir. Tarçın, suçluluk duygusunu bastırmaya, alınan kalorileri hesaplama dürtüsünü yok etmeye yardımcı olur :P



20 Kasım 2009 Cuma

Rengarenk Lezzetler

Salata, salata, salata :)) Yemeğin yanında iyi gider, tek başına iyi gider ama bir şartla. Malzemeler süper olacak ! Farklı malzemelerden salata yapmaya başlayalı çok oldu ama bugün özellikle iki şeyden bahsetmek istiyorum. Tek başlarına yenebileceği gibi, resimdeki salatada olduğu üzere diğer malzemelerle birlikte de kullanılabilir.


Mor lahanayı salatalarda kullanmayı seviyorum ama rendelenmiş çiğ halinden çok, özellikle kebapçılarda / köftecilerde sunulduğu halini seviyorum. Yapması da çok basit.

Malzemeler:

  • 1 orta boy mor lahana
  • Tuz
  • Yeteri kadar elma sirkesi

Lahananın dış yapraklarını ayıklayıp iyice yıkıyoruz. Sonra ikiye bölüp, uzun uzun doğruyoruz. Derin bir kaseye alıp üzerine bolca tuz ekleyip yumuşayana kadar ovuyoruz. Ovduğumuz lahanaları sudan geçirip bir saklama kabına alıyoruz ve üzerini örtecek kadar sirke ekleyip buzdolabına kaldırıyoruz. 1-2 gün sonra renkleri dönmeye başlıyor. İlk resim işlem yapıldıktan sonraki hali, ikinci resim de yenmeye hazır geldiği halidir.





Çok sevdiğim bir diğer lezzet de kırmızı pancar turşusu. Yapımı kolay, hemen yenmesi mümkün ve de çok leziz.
Malzemeler:
  • 4-5 tane orta büyüklükte kırmızı pancar kökü ve sapları
  • Tuz
  • Sarmısak
  • Sirke

Pancar köklerini ve saplarını ayıkladıktan sonra, sirkeli suda bekletiyoruz. Sonra birkaç su yıkayarak süzgece alıyoruz. Köklerin kabuklarını soyup istediğimiz büyüklükte dilimliyoruz. Ben iri halkalar halinde dilimlemeyi seviyorum. Sapları da 3-4 cm uzunluğunda doğruyoruz. İkisini birlikte derin bir tencereye alıp üzerini örtecek kadar su ekleyip haşlıyoruz. Kökler yumuşayana kadar haşlıyoruz. Kaynamaya başladıktan sonra tuzunu ekliyoruz. Haşlanan kökleri ve sapları süzgece alıyoruz. Haşlama suyunu dökmüyoruz. Dilediğimiz miktarda sarmısağı ayıkladıktan sonra bıçakla ince ince kıyıyoruz. Bir saklama kabı içerisine, sarmısağı, kökleri ve sapları koyuyoruz. Üzerine yaklaşık iki çay bardağı kadar sirke ve üzerini örtecek kadar da haşlama suyundan koyuyoruz. Ağzını kapatarak buzdolabında saklıyoruz. Aynı gün de yiyebilirsiniz ama esas rengini ve lezzetini bulması için birkaç gün sabretmek gerekiyor.

Haşlanmadan önce



Terbiyesi yapıldıktan sonra
Bekleme süresi dolduktan sonra, rengi de tadı da çok güzel oluyor. Afiyet olsun, rengarenk lezzetler sofranızdan eksik olmasın .

Üçüncü Geleneksel Nohut Mayası Faciası Şenlikleri Başladı :))


Nohut mayalı ekmeğin lezzetini ilk kez Selçuk'un Şirince köyüne yaptığımız gezide leşfetmiştim. Ekmek mi yemeklere eşlik etmişti, yemekler mi ekmeğe, anlayamamıştım. Mis kokulu, lezzetli bir ekmekti. Yemek yediğimiz yerin sahibi, köyün fırınından alabileceğimizi söylemişti ama kalabalık bir gün olduğu için fırında kalmaması sebebiyle alamamıştık. Sonra internette ve gazetelerde sıkça bahsedildiğini duydum ve tabii ne ne yaptım ? Merak ettim :))

İzlediğim bloglardan http://annekedi.blogspot.com/ 'deki tarifi denemeye karar verdim. Yazının başlığından anlayacağınız üzere, ilk denemelerim başarısız oldu. Bir denemede başarısız olmaktan hiç hoşlanmıyorum. Şu hırsımı başka alanlarda kullansam keşke :)) Başarılı olamama nedeninin mayalama sıcaklığı olduğunu aşağı yukarı kestiriyordum. Bu kez yöntemi biraz değiştirdim. Ama en önemli değişiklik şu oldu: Bu kez mayaya yüz vermedim, kendisini önemsemedim :)) O da bu mesajı almış olacak ki, beni kaybedeceğini anlayıp tutmaya karar verdi :P

Gelelim tarife:

  • yaklaşık 2 avuç kadar kuru nohut
  • 1 tatlı kaşığı toz şeker
  • 2 tatlı kaşığı un
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 2,5 su bardağı kaynara yakın sıcak su
  • Aldığı kadar beyaz un (yarım kg civarı)

Nohutları kırmadan önce iyice yıkadım, bu sayede robotta çekerken daha kolay kırıldılar. Ama çıkan sesi duymalıydınız :)) Nohutları daha önce, kumaş torba içine koyup çekiçle kırmıştım ama robotta çekmek daha iyi sonuç verdi. Nohutları, aşağıda resimde gördüğünüz geniş ağızlı bir şişenin içine koydum. Üzerine, şeker, tuz, sıcak su ve unu ekledim, iyice çalkaladım. Herhangi birşeye sarmadan doğrudan kaloriferin üzerine koydum. Mayamın tutmasını sağlayan en önemli faktör, kalorifer oldu ve tabii ki apartman görevlimiz Sabit :)) Kazana coşkuyu verdikçe, benim maya da bir köpürdü bir köpürdü. Geceyarısı rahatsızlanıp uyanınca kalktım ve mayamın tuttuğunu görünce, yaşadığım tüm rahatsızlığa rağmen çok mutlu oldum.


Sabaha kadar uyuyamadım ama sevinçten değil, baş dönmesinden. İşe gidemedim maalesef ve öğlene kadar yatmak zorunda kaldım. (Hımm böyle yazınca aslında pek de kötü bir durum olmadığı anlaşılıyor :)) , maalesef öğlene kadar uyumuşum, yazık bana :)) ) Öğleden sonra kendimi iyi hissedince, ilk işim mayanın başına geçmek oldu. Mayayı iki kez süzgeçten geçirdim. Kokusu pek fena, süzdükten sonra nohutları hemen dışarı çıkarmak lazım. Mayalı sudan 2 su bardağı kullandım. Ekmek yoğurma kabıma mayalı suyu ve 1 bardak ılık suyu koydum. Bu aşamada dilerseniz 1 tatlı kaşığı kadar tuz ilave edebilirsiniz. Sonra yavaş yavaş un ilave ederek cıvık bir hamur olana kadar yoğurdum. Üzerini örterek sıcak bir yerde mayalanmaya bıraktım. İki katı olunca, yağladığım baton kek kalıbına alarak bir süre de kalıp da mayalanmasını bekledim. Toplam 3-3,5 saat mayalanmış oldu. Bu süre, oda sıcaklığına göre değişebilir. Ben sonlara doğru sıkılıp, biraz ısıttığım fırının içine alarak süreci hızlandırdım. Üstüne susam ektim ve 180 C sıcaklıkta 50 dk pişirdim. Sıcaklığı 200 C'ye çıkarıp 10 dk kadar da bu sıcaklıkta kızarmasını bekledim. Pişirme sırasında, ısıya dayanıklı bir kaba su koymak, ekmeğin daha güzel pişmesine yardımcı oluyor. Sürenin sonunda ekmeği fırından alıp kalıptan çıkardım ve bez üzerinde soğumaya bıraktım.

Eşim geldiğinde, ekmek henüz soğumamıştı. O yüzden ucundan incecik bir dilim kesip tadına bakmasını istedim. Eşimin tepkisi : OLAY :)) Bu ekmek karaborsa olur Arzu !


Yarın sabah kahvaltısı için şimdiden sabırsızlanıyoruz. Salı günü kısmetse annem ve babam, bayramı geçirmek için bize gelecekler. Onlara da yapacağım inşallah. Pai pai :))

17 Kasım 2009 Salı

Benim Farmville :)

Blog denen şey günlük anlamına gelir küçük hanım ama senin blog nedense Benjamin Button tadında, geriye doğru gidiyor :)) Küçük mü ? Küçülüp de farmville'de kara koyun ol bari :) Varsın eski bir hatıra olsun, bu resimler ve resimler çekilirken yaşananlar öyle güzeldi ki, paylaşmamak haksızlık olurdu. Üstelik facebook'ta tüm farmville davetlerini niye geri çevirdiğim de anlaşılsın artık kardeşim :)) Benim zaten bir farmville durumum var yani :D

Geçen bayramı eşimin memleketinde geçirdik. Güzel bir köy ve ben oraya gitmeyi seviyorum. Üstelik börtü böcekten deliler gibi korkmama rağmen, üstelik ben o köye ilk giderken, arabanın önünden bir yılan geçmiş olmasına rağmen. Ne bileyim, insanın halen gidebilecek bir köyü olması ayrıcalıklı bir durum gibi geliyor bana. Hem benim iki köyüm var, biri Emirler, diğeri de çokkk uzaklardaki yemyeşil Koryanam. Bu gece kendi köyümün resimlerine bakmaya cesaret edemedim, dünyanın en yumuşak başlı insanlarından biri olan Şakir Amcamı geçen yıl bugün kaybetmiştik, belki de ondan. O resimler çekilirken amcam sağdı ve yanımızdaydı. Tüm şefkatiyle ve sevgisiyle. Nur içinde yatsın inşallah.

Eşimin köyündeydik geçen bayram, yaşadığımız şehir yaz mevsimini kovalamamışken henüz, biz sonbaharın ta ortasına gitmiştik. Elma mevsimiydi tam, köye gidene kadar geçtiğimiz her yer buna işaret ediyordu. Köyümüzde de elmalar tüm güzellikleriyle daldaydı. Bizim gibi avanak şehirliler için "aaaaaa elmaaaa" ünlemleri normal olsa da, yetiştirenler için artık pek bir anlam ifade etmiyor maalesef. Ne tüketebiliyorlar ne de satabiliyorlar. Yıllardır bir kooperatif lafı var ama harekete geçen yok.

Yaptığımız yürüyüşlerden birinde çektik bu resimleri. Elma bahçelerinin arasında yürüdük, hava yağdı yağacak gibiydi ama bizim hatrımıza bekledi bizi, eve dönene kadar yağmadı. Kendi bahçemizde de elma toplamanın keyfini çıkardık. Vallahi topladım ben de, başardım yani :)

Hepsini toplamak istedim o gün, hepsinden bir ısırık almak. Herbiri ayrı güzeldi ve bahçede ağaçların arasındayken kendimi çok mutlu hissettim. Doğaya dokunmak bir başkaydı, tezgahtan elma seçmek gibi değildi sonuçta.





Üzüm diyarında yiyecek üzüm bulmakta zorluk çeken ben, köydeki üzümlere hasta oldum. Ben tatlı ve çekirdeksiz üzüm sevmiyorum kardeşim. Üzüm dediğin azıcık dilini damağını buracak, kokusu deli edecek, çekirdeğine kadar yedirecek kendisini. İşte köydeki üzümler, gösterişsiz ama alabildiğine lezzetli.


Çocukluğumun tadlarına da rastladım köyde. Her taraf kuşburnu doluydu. Hatis annem zaten toplayıp süper marmelat yapmıştı, ama ben çay yapmak için toplamak isteyince, ellerine dikenler bata bata yolboyu topladı benim için. Annelik böyle birşey sanırım. Biz mutlu oldukça, o acıyan ellerine hiç aldırmadı. Kuşburnularım kurudu bile, ilk demlenenler pek verimli olmadı, hayal ettiğim renkte olmadı ama olsun. Onlara anne eli değdi sonuçta, nokta !




veeee iğde ! Yıllar var belki yemeyeli, hadi bırak yemeyi, görmeyeli ! Çocukken ne çok olurdu iğde, toplayıp yerdik. Unlu unlu, tatlı tatlı ne güzel olurdu. Onun tadını hangi çikolata verebilir ki ? (Belki magnum olabilir :) )




Alıçlar da tüm güzellikleriyle bezemişti dalları. Ekşi sulu tadlarıyla hepimizi tazelemişlerdi o gün.



Aşağıdaki resim, dağa yaptığımız yürüyüş, (yürüyüş mü ??? tırmanış ve hatta sürünüş olmasın) sırasında çekildi. Hevesle çıkılan ilk yokuşlardan sonra bendenizin pili tükendi, son rampada Allah affetsin ama epeyce bir küfür etmiş olabilirim ama bilincimi tamamen kaybetmiştim :))



O bayramdan geriye kalan en güzel şey neydi diye düşününce; en güzeli, sevdiğinin elinden , senin için toplanan böğürtlenleri yemekti sanırım.




ve günün en hoş hatırası, eve dönüş yolunda karşılaştığımız bu sevimli çift oldu. Fotoğraf makinam çantamdaydı ve görmeleri mümkün değildi. Selam verip önlerinden geçiyordum ki, bana "bizim resmimizi çeksene" dediler. Öyle tatlıydılar ki, seve seve yerine getirdim isteklerini. İsimlerini bilmiyorum, Allah onlara uzun ve sağlıklı bir ömür versin inşallah. Hepimize de onlar gibi, birlikte yaşlanmayı ve yıllar sonra böyle aynı güzel gülümsemeyle objektiflere bakmayı nasip etsin.