12 Temmuz 2013 Cuma

Anne

Baba olan arkadaşlarım ve hatta eşim kusura bakmasın.

Bir kadının anneliği, ilk çocuğuna hamile kaldığında başlamaz, düşündüğünüzün aksine. Doğduğumuzda başlar anneliğimiz. Hayatımız boyunca doğuracağımız tüm çocuklarımızın yumurtaları rahmimizde iken doğarız biz. O yüzden analık hep vardır içimizde. Hayatımızın ilk yıllarında, siz erkekler oyuncak tabancalar doğrulturken birbirinize ya da oyuncak arabalarınızı yarıştırıp çarpıştırırken, biz bebeklerimizin altını değiştiririz.

O anaçlık devam eder gider ve bir gün kendi yavrumuza hamile kalırız. Bu bizim için ömür boyu sürecek bir endişenin başlangıcı anlamına gelir. Baba adayı işe gittiğinde, bebeğin o gün kaç kez tekmelediğini saymaz. Bugün proteini az mı aldım, suyu az mı içtim, o çikolatayı yemese miydim gibi yüzlerce soru kemirir aklımızı. Bebek karnımızda büyüdükçe, fiziksel sıkıntılarımız da artar. Ya çok uyuruz ya uyku tutmaz. Belin ağrır, sırtın ağrır. Ellerin ayakların şişer, bir çeşit birşey olursun. Ama bebeği sağlıkla büyütebilmek için tümüne katlanırsın. Tam da uyuyamaz hale geldiğimizde doğum zamanı gelir.

O da ayrı bir endişedir. Sağlıkla dünyaya getirebilmek için bebeğimiz için en iyisini seçeriz. Doğum gibi bir mucizeyi yaşama fırsatını Allah bize vermiştir. Yavrumuzu kucağımıza aldığımızda, endişelerimiz dörde beşe katlanır. Sütüm yetecek mi, büyütebilecek miyim, kırılacak gibi duruyor, zarar verir miyim, az mı uyudu, gazı mı var diye sorular uzar gider. Bazen günde 20 saat emzirirsin bebeği, kolların uyuşur, oturmaktan her yanın ağrır. Kesintisiz 1 saat uyumak bile bir lükstür.

Sonra ek besinlerle tanıştırırsın yavrunu. Neyi sevecek diye günde on çeşit mama yaparsın, bir kaşık bile yediremeden hepsi çöpe gider. Ağlarsın kahrından, emeklerin boşa gitti diye değil, çocuğum aç kaldı diye.

Yürümeyi öğrenene kadar onunla beraber emeklersin, sürünürsün. İlk adımlarında belin ağrıdan kopana kadar destek olursun miniğine. Yürümeye koşmaya başladığında, yine kendine zarar vermesin diye peşinde koşmaktan perişan olursun.

Konuşmayı öğrensin diye bazen 3 aylık bebeğine patates püresi tarifini anlatırsın, aylarca sadece bir sözcük duymak için kendi kendine konuşur gibi anlatır durursun.

Ateşi çıkar, sen yanarsın. Burnu tıkanır, sen nefessiz kalırsın. Öksürür, sen boğulursun.

Büyür ve kreş zamanı gelir. Ayrılık sancılarına, ayrı kalmanın yarattığı öfke nöbetlerine, kreş kapısında "beni bırakma annecimmm" çığlıklarına yine anne olarak sen katlanırsın. Anne olmakla beraber bir de ek vicdan gelir sanki. Herşeyden suçluluk duyarsın.

Benim annelik tecrübem bu kadar, sonrasını yaşadıkça göreceğim. Ama 2,5 yılda anlayabildiğim şey şudur ki; bir çocuğu 2,5 yaşına getirmek inanılmaz bir emek. Her saatini, her dakikasını çocuk için yaşadığın, konuştuğun, ağladığın, güldüğün bir süre. Bunun 19. yılını, 25. yılını düşünemiyorum. Diyeceğim o ki; gözlerini kırpmadan Ethem'i kurşunlayanlar, Ali'yi, Abdullah'ı döverek öldürenler, canları yakanlar, gözleri çıkaranlar, genç kızlara pala ile saldıranlar, çoluğa çocuğa tecavüz edenler, işte o güruhun hepsi, birkaç dakikalığına bile olsa, "anne" olabilselerdi, düşman gördükleri insanların, annelerinin binbir emekle büyüttüğü gözbebekleri olduğunu, "anne kuzusu" olduklarını anlayabilseydi, o zaman o eller kalkmazdı kimseye.

Ölenler benim çocuğumdu, senin çocuğundu, canı yananlar benim bebeğimdi, bizim bebeğimizdi. Ondan dinmedi acımız, bitmedi öfkemiz.

#direnevladımdirenannem

2 yorum:

B-12 dedi ki...

Ağlattın beni. Söz biter yazı kalır. Seviyorum seni...

Gül Yazıcı dedi ki...

cok guzel yazmissin. anne oldugumdan beri olen her cocuk benim sanki...