10 Ocak 2010 Pazar

Bir Ekincik Masalı

2008'de keşfettiğimiz bir cennet Ekincik. Arkadaşlarım benden Ekincik'i duymaktan bıkmıştır belki :) Bu süre içinde dört kez gitme fırsatı bulduğumuz Ekincik'e dair iki yazı yazmıştım geçen yıl. Onları paylaşmak istedim bu kez. (İşin kolayına kaçmanın bir başka açıklaması) :D

İlk yazımı; 8 Mayıs 2009'da yazmıştım, üçüncü gidişimizde yani.

*******
Deli bir tempoyla geçti mart ve nisan ayları. Günler nasıl akıp gitti, kredi kartı son ödeme tarihi de olmasa farkına varılamayacak kadar çabuk ve telaşlı. Arzu o günlerde biricik sevdası puzzlebee’den bile ayrıldı. Sabah uyanmalar zorlaşmaya başlayınca, evin patronu Arzu, er kişiye dedi ki, ey işimin patronu, evimin direği, gözümün nuru, bu bünyeler tatil ister. Er kişi de kırmadı Arzu'yu, nereye gitmek istersin dedi. Aynı yere gidince sıkılan, 2 saatten fazla bir yerde duramayan hatun kız, Datça’dan Antalya’ya tüm seçenekleri film şeridi gibi aklından geçirdi. Ama filmin bir noktada sarmasına engel olamadı. Yine Ekincik’e gidelim diyiverdi. Tahir Abi arandı, cennette bir odaya rezervasyon yapıldı. Tatile çıkış günü de anlamlıydı hani, dile kolay, 1 Mayıs ! İşçi kız o gün tatile hazırlık yaptı, patron kişi işe gitti. Hava sıcak mı soğuk mu bilemeyen Arzu, 2 gün için kocaman bir çanta düzdü. Yolda yenecek yeşil erikler, yeni dünyalar, fındık kremalı canpareler ( hatırlatıyorum diyet öncesiydi ) hazırlandı. Poşete konan erikler, gidip gelip tırtıklanmak suretiyle 2 saat içerisinde “bir avuç” seviyesine kadar indirildi. İkindi vakti yola düşüldü. O da ne ! Kırgınlık mı var vücudunda ? Evet kesinlikle var. Olacak iş değil, sen bir senedir ağrıma, gel tatile gittiğin gün sızım sızım sızla. Ahh yirmilik dişim ahhh, yaş oldu nerdeyse yirmibeş :) ama sen daha hala ortalarda yok ! Eeee aspirin boşa mı icat edildi?? Arzu bir aspirini çiğneyiverdi arabada. Aklına çok sevdiği bebe aspirinleri geldi. Üçer beşer şeker niyetine yediği o minik mucizevi haplar.
Muğla 90 km tabelasını görene kadar ağrı da uçup gitti. Her yanı özgürce saran papatyalara, sarı çiçeklere, asfalta meydan okuyan gelinciklere hayran hayran bakıldı. Ormandan gelen kuş seslerine kekik kokuları eşlik etti. Mola verilen bir çeşme başında rüzgar biraz sertçe esince çanta açıldı, sıcacık hırkalar sırta geçirilip soğuk havanın bile tadı çıkarıldı. Kalan bir avuç erik hızla paylaşıldı ve rüzgara fazla da yiğitlik yapılmaması gerektiği kararına varılıp arabaya sığınıldı. Geyik Kanyonu geçilip yavaş yavaş Muğla’ya inildi. Mehmet Ali Birand’ın dodilemeye başladığı saatlerde, muhteşem Gökova Körfezi’ne ulaşıldı. Her zaman masmavi olan Gökova bu kez griydi ama nefes kesmeye yetecek kadar güzeldi yine. Güzel evlerin mekanı Akyaka geride kalırken, Arzu ve er kişisinin karnı zil çalmaya başladı. Ahh bu Ekincik ne kadar da uzaktaymış !!! Köyceğiz 14 km tabelasından az ilerde sağa dönülecek ama bu tabela sanki binlerce km uzakta bu akşam. Hava yavaştan kararıyor, portakal çiçeklerini görmesi lazım Arzu'nun, akşam siyaha dönmeden. Kokusu da yeter gerçi, görmese de olur. Yaşasınnn işte Ekincik tabelası ve portakal çiçeği kokuları. Yollar bozulmuş, her yer çukur dolu ama ne gam ! Alacakaranlıkta Köyceğiz Gölü geçildi, tam göl bitti derken karşıdan Akdeniz gösterdi yüzünü.

Ekincik Pansiyon’a yorgun argın varıldı. Ahh o bir akraba evine konuk olurken yaşanan sıcacık samimi karşılama, işte burada yine o yaşandı. Tahir Abi, Taci ve Semahat abla karşılıyor bizi. Başka konuklar da var bahçede. Yemek saati henüz bitmiş ama mutfakta mutlaka bir şeyler vardır. Hava serin ama dostluk sıcak, muhabbet sıcak. Muhteşem bir masa, sıcacık bir çorba, becerikli ellerden çıkmış nefis salatalar. Nefes almadan tüketildi yemekler. Şimdi üstüne bir çay olsa… Ama hava soğudu epeyce, en iyisi küçük mutfağa gitmek. Pansiyonun misafirleri, sahipleri, herkes ufak bir mutfakta, kimi kanepelerde kimi sandalyede kimiyse ayakta. Doldurulan çaylar elden elden servis ediliyor. Sohbet çoktan koyulaştı, eee güzel bir çayın yanına daha iyi ne eşlik edebilir ki ??? Televizyon da açık, evin salonunda arkadaşlarla sohbettesin gibi.

Flaşşşşş flaşşşş, iki şok haber ! GS Hacettepe’ye yenilmiş. Başladı tabi bir futbol muhabbeti. Arzu'nun içi buruk, 3-0 lık yenilgi sonrası lige küsmüş ama belli etmiyor. Veee ikinci haber ! Balık tutmak için deli olan ancak iskele civarı için plan yapan erkişiye Allah veriyor iki göz. Taci yarın sabaha bir tekne ayarlayacakmış ve erkekler balığa çıkacakmış. Tekne mi ? Geçen seneki tekne gezisinden sonra mı? Yahu Arzu daha o sabah annesine, tamam annecim merak etme, tekneye binilmeyecek, deli miyiz bu havada tekne binecek kadar dememiş miydi? Anneye bu meseleden bahsetmemek ruh sağlığı açısından daha iyi olacak diye karara varıldı. Gece ikiden önce uyuyamayan işkoliklerin, saat onbiri bulmadan uykusu geliverdi.

Geçen seneki oda yine, on numara. Bembeyaz oda, sabun kokuyor her yer. Ayakkabılar girişte çıkarılıp terlikler geçirildi ayaklara. Ev gibi tıpkı ve o huzurla uykuya dalmak hiç de zor olmadı. Sabah Tahir abinin kapıyı tıkırdatmasıyla uyanıverdik. Sabah henüz altı olmasına rağmen uykular alınmış, gözler cin gibi açılmış. Er kişi balığa, hatun kız sahile. Burada da papatyalar sarmış her yanı. Kuş sesinden başka bir ses yok. Yolda minicik kurbağalar var, tırnak kadarlar, ufacık ufacık. Üstlerine basmasa bari birileri. Ormandan çam ve kekik kokuları geliyor. Hiç rüzgar yok ve deniz kıpırtısız. Sahilde bir sürü çadır gördü Arzu, kampçıların bir kısmı sahilde şezlongların üstünde sabahlamış. Üstlerinde battaniye, arkada çam ormanı, önce Akdeniz…
Kumsalda yürümeye çalıştı Arzu ama kumlara batmaktan dolayı ilerleyemedi. Öyle güzeldi ki ortam, acaba kendimi kumların üzerine bırakıp sağa sola yuvarlansam jandarmaya haber vermeye kalkışan olur mu diye düşünmeden edemedi. Kampçılara kahvaltı hazırlayan gençlerden sabahın ilk çayını aldı Arzu. Açığa demirleyen yata baktı, vay beee, bir deniz milinde ne kadar yakıyordur bu makina diye düşündü. Sabah güneşinin tadını çıkardı. Pansiyona dönüş vaktinin geldiğini, kampçıların zeytinlerine yumulsam mı acaba demeye başlayınca anladı. Pansiyona dönüldü, yıkanılıp paklanıldı, cici kız olundu, kahvaltıya inildi. Ev yapımı zeytin, süper bal, tereyağ, yağda yumurta derken bir ara bilincini yitirdiği tahmin ediliyor Dut ağacının altında ayaklar uzatıldı, çay eşliğinde Leman, Penguen keyfi yapıldı. TUS’da Türkiye 108. si olan dünyanın en tatlı doktoru arandı ama telefonu kapalıydı.
Öğlen saatlerinde balıkçılar döndü. İddialarına göre mevsimi değildi, balık yoktu. İnanılmış gibi yapıldı, siz aslında kahramansınız muhteşem balıkçılarsınız denildi. Köşke kurulan yer sofrasında, sıcacık gözlemelerle kahvaltı yapıldı. Burada insan gerçek anlamda dinlenebiliyor diye düşündü . Havada huzur var, gürültü yok, kirlilik yok, kaba insanlar yok. Biraz uyusam mı?

Yürüyüşle ve sohbetle geçen bir öğleden sonra… Akşam sofraya oturup şimdi ne gelecek diye merakla bekleyen büyümüş ama hala küçük şımarık çocuklar olundu sanki. Bu akşam hava daha bir serin, mutfağa gitmeli yine. Çerez ve çay eşliğinde, bir okey partisine girişildi. Jokerler havada uçuşuyor. Ve bir flaş haber daha. Arzu'nun dengesiz takımı farklı yenmiş bu akşam. Babaya telefon, baba sevinçten GSM hattına sığmıyor. 41 kere maşallah oldu kızım diyor.

Burada insanın uykusu geliyor hemen. Arzu erken yatmanın tadını ve sabah zorla gözünü açıp saati beş dk beş dk ileri atıp sürünerek kalktığı günlerin acısını çıkarıyor. Pazar sabah hava pırıl pırıl, güzel bir kahvaltı, Ekincik’e hoşçakal diyecek olmanın hüznü, Köyceğiz’e gidecek olmanın kıpır kıpır heyecanı, alınacak portakalların arabaya yayacağı kokunun şimdiden yarattığı hoşluk, hepsi birbirine karışıyor. Evet Ekincik, sana hoşçakal diyoruz ama acımadı ki acımadı ki, gene geleceğiz diyor Arzu. Vedalaşıldı aileyle ve Köyceğiz yoluna düşüldü. Döğüşbelen’de kocaman bir torba portakal alındı. Köyceğiz’e varıldı, güzel sokaklarından geçilip göl kıyısına inildi. Sakin mi sakindi her yan, göl de kıpırtısızdı. Arada atlayan birkaç balık da olmasa hiç hareket yoktu sanki. Uzaklara bakıldı, akıllardan acaba gölde bir tekne gezisi yapılsa mı, yoksa onu bi dahaki sefere mi yapsak diye geçirildi. Yok yok en iyisi gelecek sefere bırakmak, hiç olmazsa bu güzelliği görmek için bir bahane olur dendi gönüllerden. Yolcu yolunda gerek denilip yollara düşüldü. Kale yakınlarında, dere içinde bir ayran molası verildi. Dünya tatlısı Ceren’le tanışıldı, annesinin kucağında uyurken yanağının biri iz olmuş, ufacık sarı bir şeker Ceren. Yanaklarını nazlanmadan uzattı, kendisi de öptü. Arzu'nun verdiği bir paket Milka’nın etkisi oldu mu bilinmez tabi:)

Yola devam, şehre yaklaşıldı işte. Şehir aynı şehir, gürültü, kalabalık ama ne fark eder ! Kulaklarda hala kuş sesi, havada ormanın kokusu, damakta Semahat ablanın zeytinlerinin tadı var. Ekincik orada yakında. Yine gideriz…Gideriz dimi?

****************
Bu da ikinci yazım. Temmuz 2009'da arkadaşlarımızla gittikten sonra yazdığım yazı.

Birisi bundan 5-10 yıl sonra bana 2009’a dair neler hatırlıyorsun diye sorsa aklıma neler gelirdi acaba? Uzun yıllar sonra şampiyonluk heyecanı yaşamamız mı, krizi kendimize teğet geçirtmemek için eşimle beraber olağanüstü çaba göstermemiz mi, annelerimizin, babalarımızın ve kardeşlerimizin sağlıklı ve hayatta olması mı ? Sevdakuşumla nihayet buluşmamız mı? Belki de mücadele sembolü kardeşim Meral’in nihayet memur olmayı başarması mı ya da İpek’in binbir stres yaşayarak girdiği TUS’u hem de dereceyle kazanması mı ya da Hüllamın kötü günleri geride bırakıp yine dolu dolu gülmesi mi (bazıları pis pis sırıtma dese de )? Belki de eşimin sabır gerektiren süreçleri aşıp istediği baş denetçi eğitmenliği ünvanını kazanması mı? Ayyy ne bileyim, belki de benim nihayet zayıflamaya karar verip bir de bunu başarmaya başlamış olmam da olabilir. Ama sanırım bunlar arasına girmeye hak kazanan iki şey daha var. Birisi ailemle yaptığım tatil, diğeri de yine ve yeniden bir Ekincik masalı…

Yine sıkıldık işten güçten, gri hücreler yine imdat imdat diye bağırmaya başladı. Sanki bedenimizde bir tatilmetre var da zamanı gelince ya da enerji seviyesi düşünce haber veriyor bize. Planlar yapıldı gezmek, dinlenmek üzerine. Planın bir parçası elbette Ekincik oldu. Üstelik bu kez yanımızda dostlarımız da olacaktı. Bir cuma günü öğlen saatlerinde düşüldü yollara ama bu defa İzmir’di başlangıç noktamız. Hava aşırı sıcakmış, ne gam ! Narlı soda var, dostlar var, yolun sonunda Ekincik’in ılık suları var, dut ağacının altında yenecek akşam yemeği var. Cuma akşamüzeri vardık Ekincik’e, yolda kısa bir yaz portakalı suyu molası vererek. Satıcı amca bizi çardağa oturtuyor, portakalları sıkmaya başlıyor. Biz geldik diye radyonun sesini de açıyor sonuna kadar. Vallahi İbrahim Tatlıses bile iyi gidiyor burada. Amcaya çoluk çocuğu soruyoruz, önce yeni evlenen oğlunu anlatıyor. Sonra gözleri dalıyor biraz uzağa, hafif bir bulut gözlerinde. Boşverrr diyor amca. Kısacık molamızı bitirip veda ediyoruz ona. Yorgunluktan bitkin düşmüşüz ama hepimizin aklında tek bir şey var. Deniz ! Eşyalarımızı alıp bembeyaz , sabun kokulu odalarımıza yerleşiyoruz. Bizim odamız yine 10 numaralı oda. Vallahi kapı numarası da kendisi de 10 numara. Çıplak ayakla tertemiz kilimler üzerinde yürümek gibisi yok. Yarım saat sonra plajdayız. Benim minik kurbağalar yok ortada. Halbuki ne kadar büyük bir neşe ve istekle zıplıyorlardı yolda. Belki baharda tekrar görürüm onları.

Plaj sakin, deniz hafif dalgalı, su ılık, orman kokusu burnumuzda ve biz sularda… Günboyu bizi yakan güneşe nispet yapıyoruz şimdi denizde. Ben makarnamla bütünleşik durumdayım. Eskiden utanırdım ama alıştım artık kendisine. Kolumun altına sıkıştırdım mı, Balkan şampiyonu havalarında yüzme numaraları yapabiliyorum. Ahh bi de şu korkuyu atabilsem üzerimden. Herkes memnun hayatından, bu tatil güzel geçecek kardeşim ! Burası Ekincik, mutlu olmadan ve dinlenmeden buradan ayrılmak yasaktır, nokta ! Saat sekize geliyor, Arif Usta bu akşam kimbilir neler yapmıştır diye geçiriyorum aklımdan. Dostlarımız başlarına gelecekten habersiz İşte yemekteyiz yine, dut ağacının altında, kocaman bir masa, örtünün altında Ekincik Pansiyon müdavimlerinin bıraktıkları notlar. Ustam döktürmüş yine bu akşam, yaz günü sıcacık çorba içmeyi özlediğim tek yer burası ve çorbam işte önümde, dumanı üstünde, limonu yanında bir mercimek. İnsan masadaki yiyecekler arasında seçim yapmakta, daha doğrusu sıraya koymakta zorlanıyor. Dostlarımız şaşkın, annesinin sofrasında şımaran çocuklar gibiyiz. Tahir Abi geliyor sık sık, bir isteğimiz var mı diye soruyor. Ahh o börülce salatası, isterizzzz tabi isterizzz. Burada sofranın en güzel yanı sadece yiyeceklerin damak yaran lezzetleri değildir, ev sahiplerinin sıcacık ve samimi ilgisidir, bir sandalye çekip yanınıza oturup ettiği içten sohbettir. Bir de çay olsa şimdi diyor misafirlerimizden biri. Şimdi gelir çayımız diyoruz, gülümseyerek… Burada aklına gelip de önüne gelmeyen bir şey olmaz. Çaydanlıklar geliyor işte. Kalkıp alıyoruz çaylarımızı, işte şimdi sohbet demlenmeye başlıyor masada. Arif Usta da geliyor, sohbet mi tatlı, çay mı lezzetli yoksa ben gerçekten dünyanın en güzel kadını mıyım ? Öyle gibiyim sanki o anda, dünyadan şöyle bir bahçe kadar yer koparıp cennetin kıyısına bırakmışlar gibi hissediyorum. Ertesi günün planını yapıyoruz, Tahir Abi’nin yeğeninin teknesiyle koy turuna gitmeye karar veriyoruz. Uyku iniyor gözkapaklarımıza, hadi diyoruz, sabah görüşürüz. Pembe çiçekli balkonun kapısı açık, rüzgar esiyor hafif hafif, sıcak ama olsun, Ekincik’teyiz yine.

Sabah erkenden kalkıyoruz, bahçede süper bir Arif Usta kahvaltısı bizi bekliyor. Allahımmm ben diyetteyim ama ama bu zeytinlerden, kreplerden yememek olmaz, adamı döverler vallahi Yüzeceğiz nasıl olsa diyip yumuluyoruz sofradakilere. Tekne turuna gidiyoruz ama geçen senenin Yusuf Yusuf anları halen aklımda :)) Sana geliyoruz Yarabbim :) Ama Murat kaptan söz verdi, sallantı yasak bu gezide ! Önce mağaraları gösteriyor kaptan bize, sonra koyu tekrar geçip diğer koylara gidiyoruz. Güleryüzlü eşi Yasemin ve Murat kaptan güzel bir gün geçirmemiz için her şeyi inceden inceye planlayıp hazırlamışlar. Akvaryum misali koylara gidiyoruz, su derin ama dibi görünecek kadar berrak, rengi mavi yeşil.İnsanın yüzesi değil içesi geliyor. Bunda açılan iştahımızın etkisi de olabilir tabi :) Koylarda kısa molalar vererek geziyoruz. Öğle yemeği için sakin bir koya götürüyor kaptan bizi. Teknenin ucundaki mangal yanıyor, kaptan başında. Yasemin kendi elleriyle hazırladığı salataları, mezeleri çıkarıyor servise. Herkeste ortak hareket , derin derin yutkunma. Misafirleri doyduğundan emin olana kadar yedirmek ve ağırlamak Duran ailesinin genlerinde var sanırım. Sonra Semisçe koyuna götürüyor kaptan bizi, burası tam bize göre. Altı tamamen kum, berrak ve ılık bir deniz. Suyun tadını çıkarıyoruz. Koyda mola veren pek çok tekne ve yat var. Herkes mutlu burada olmaktan, yüzler gülüyor. Makarnam bile daha mutlu burada. Beni hiç batırmadan yüzdürüyor bugün. Sonra hadi diyor kaptanımız, çayımızı da diğer koyda içelim. Sonraki koyda içiyoruz çaylarımızı, bedenlerimiz yorgun ama sanki aylardır oradaymışız gibi rahatlamış zihinlerimiz.

Akşam saatlerinde dönüyoruz pansiyona. Güneş çarpmış hepimizi, sırtımız bitter çikolata, önler sütlü çikolata kıvamında Burada en zevkli şey yıkanıp paklanıp cici olup bahçede keyif yapmak. Yine süper yemekler, yine çay keyfi, yine bir sohbet maratonu. Ertesi gün ne yapalım diye konuşuyoruz. Aklımda Dalyan ve İztuzu var. Hepimiz yorgunuz, burada kalsak, burada denize girsek diye de geçiyor aklımızdan ama Dalyan’a gitmeden, kanalda tekneye binmeden, denize kavuşmanın coşkusunu yaşamadan olmaz ki. Pazar sabahı arabayla önce Köyceğiz’e gidiyoruz. İpekcim Marmaris’teymiş bugün, görüşmek yine nasip olmuyor. Sonra Dalyan’a geçiyoruz. Dolmuş teknelerden birine binip İztuzu’na doğru yola koyuluyoruz.

Kral mezarları karşımızda, turistler fotoğraf çekiyor. Krala bir Fatiha okusak mı diyip gülüşüyoruz, yapanlar varmış vallahi, ben onların yalancısıyım :)) Sazlıkların arasında ilerliyoruz, denizin kokusu geliyor yavaş yavaş. Yüzüme yapışan nemli bir iyot kokusu, gariban bir sinüzütlünün nefes alabildiği nadir anlardan biri . Tadını çıkarıyorum nefeslerin, başım sevdiğimin omzunda, yine çok güzelim o anda, öyle gibiyim. İşte deniz orada, her zamanki gibi dalgalı. Bu Carretta Carrettaların bir bildiği olmalı diye geçiyor aklımdan, bakalım bulacağız şimdi. Tekneden iniyoruz ve boş şezlong arıyoruz. Kumlar öyle sıcak ki, terliklerimiz eriyecek nerdeyse. Hoplaya zıplaya boş bulduğumuz şezlonglara atıyoruz kendimizi. Plaj Birleşmiş Milletler toplantısı gibi, kimi ararsan var ama illaki İngilizler ! Her yer Manchester taraftarı kılıklı adamlarla dolu. Yine hoplaya zıplaya kumların üzerinden denize koşuyoruz. Kızgın kumlardan serin sulara atlamak böyle bir hismiş demek ki ! İztuzu’nun altı kum ama nasıl bir kum, sanki tüylü bir halıya gömülüyor ayaklarımız. Deniz öyle güzel ki, derinleşmiyor hemen, su bazen ılık, bazen serin ama hep tatlı bir dalga var. İşte diyorum sebep bu, Allahım beni de Caretta yap, gündüz bu denizde yüzeyim, gece plajda yumurtlayayım gönlümce. Suyun tadını çıkarıyoruz hep birlikte, beş kişiyiz, beşi de birbirinden keyifli kişiyiz.

Akşam olunca dönüyoruz pansiyona, dönüş akşamının hüznü hafiften basıyor hepimize. Hiç bitmeyecek gibiydi ama kısa süre olunca çabucak bitiyor. Bu kez zeytinlerimi almadan dönmemeye kararlıyım. Güzel bir akşam yemeği yiyoruz, Taci ve konuklardan genç bir çocuk Harmandalı oynuyorlar bize. Çayımızı çardakta içiyoruz, minderlere uzanarak, ayaklarımızı uzatarak keyif yapıyoruz. Bitiyor gece…Sabah hazırlıyoruz eşyaları, odayı nasıl da dağıtmışız yaramaz çocuklar gibi. Sanki 3 gece değil, 3 sene kalacak gibi yayılmışız odaya. Kahvaltımızı yapıyoruz, zeytinlerimizi alıyoruz ve eşyalar arabaya yerleşiyor. Veda ediyoruz Ekincik Pansiyon’a, Tahir abi Köyceğiz’e pazara gitmiş, Taci, Semahat abla ve Arif Usta yolculuyor bizi. Bu kez daha az üzülüyorum Ekincik’ten ayrıldığıma, çünkü zeytinlerim var. Zeytinyağının kokusunu her duyduğumda orayı hatırlayıp mutlu olacağım yine. Hem uzak değil ki, yine gideriz, gene gideriz, gideriz dimi?

Semisçe Koyu

Semisçe Koyu

Semisçe Koyu


Ekincik Koyuna dönüş

Ekincik Koyuna dönüş

Ekincik Koyu'na bakış

Keçi hayvanları :))


Köyceğiz Gölü

Dalyan kanalının İztuzu'na kavuştuğu yer



İztuzu Plajı


Odamızın balkonundan pansiyonun bahçesi

İşte böyleeee ... Kış buralarda henüz kendini çok hissettirmedi ama yine de Ekincik'te geçen güzel yaz günlerini özlememek imkansız. Hani 2010 planları içinde, portakal ağacı görmek ve portakal çiçeği kokusu duymak isteyen dostlar varsa, hiç kaçırmasınlar derim. Sevgilerimle, pai pai :))

4 yorum:

Peren dedi ki...

Arzu, ne keyifli tatil yazıları bunlar....dışarda fırtına var ama benim içim yaz'a aktı...bu yaz için listenin 1. sırasına alındı Ekincik...

Arzu dedi ki...

Peren, burada da yağmur ve rüzgar var ama öyle ılık ki hava. Ekincik'e alışınca, insan başka bir yere gitmek istemiyor. Nereye gitsek orasıyla kıyaslıyoruz. Herşey dahil otellerdeki telaş ve gereksiz karmaşa yerine burada gerçek bir huzur var.

Güzel bir hafta dilerim. Geldiğin için de teşekkür ederim.

depresan dedi ki...

sevgili arzu, bir çırpıda okudum. ne güzel anlatmışsın, ben de yanınızdaymışım sahilde beraber yürümüşüz, kahvaltıya beraber gitmişiz gibi hissettim (inanmazsın sanki denizi bile kokladım-dünyayı koklayarak algılıyorum galiba:)

buradan da kendime not düşüyorum, kıskanma ne olur çalış senin de olur:)

umarım daha daha güzel yerlere gidip, anlatmaya devam edersin..

Arzu dedi ki...

Sevgili Depresan,

Geldiğine çok sevindim. Anlattığımdan eksiği yok, fazlası var. Umarım Ekincik'i görme ve hatta koklama :) fırsatın olur. Son dileğine de canı gönülden katılıyorum. Güzel yerler görelim, güzel insanları bulalım, güzel şeyler damağımıza iz bıraksın.

Görüşmek üzere