22 Aralık 2009 Salı

Modern Zaman Külkedisi : Tiltgül :))

Masallara bir zamanlar diye başlamak adettendir efendim.

Bir zamanlar Tiltgül adında güzel bir kız varmış. Tiltgül, babasıyla birlikte TOKİ evlerinden birinde yaşıyormuş. Tiltgül’ün annesi 1 yıl önce Facebook’ta tanıştığı bir Hintliye kaçtığı için, evde sadece iki kişilermiş ve evin 80 m2 olması onları rahatsız etmiyormuş.

Bir gün babası, akşam yemeği yerlerken Tiltgül’e aldığı önemli bir kararı açıklar. Yalnızlıktan sıkıldığını ve evlenmeye karar verdiğini söyler. Tiltgül ne yapacağını şaşırır ve “nasıl olur baba? Yane bana kal geldi şimdi , ne dicemi bilemiom” der. Babası Tiltgül’ü sakinleştirmeye çalışır. TV’de izlediği bir evlendirme programına katılmayı düşündüğünü söyler. Oraya gelen hanımlardan birini beğenmiş ve telefonla katılarak hanımefendiye talip olmuştur. Tiltgül fena halde üzülür. Kendisini odasına kapatır. Sabaha kadar sınıf arkadaşlarından Çisesu ile chatleşir. Kişisel iletisini de değiştirmiş, ağır bir bunalıma girmiştir. “ deep’teyim, s10’ndayım” yazmıştır. Çisesu ona oha olmaması gerektiğini, babasının buna hakkı olduğunu söyler. Tiltgül bunu uzun uzun düşüneceğini söyler ve 10 sn kadar düşündükten sonra babasına hak verir.

Tiltgül’ün babası “Saçma gibi sanki” programına katılır ve orada tanıştığı Kokoşhan ile evlenmeye karar verirler. Kokoşhan zengin bir hanımdır ve kızıyla birlikte yaşamaktadır. Tiltgül Kokoşhan’dan ve kızından hoşlanmamıştır ama onu esas üzen şey babasının 70 milyon önünde gerdan kırarak karşılama oynaması olmuştur. Zavallı Tiltgül, cafede arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacağını düşünerek kahrolmaktadır ama henüz onu bekleyen kötü günlerin farkında değildir.

Babası ile birlikte Kokoşhan’ın villasına yerleşirler ve o gün Tiltgül’ün çilesi başlar. Kokoşhan ve kızı onu bir hizmetçi gibi kullanmakta ve eziyet etmektedir. Tiltgül’ün bütün adiyös eşofmanlarına ve gap pantolonlarına el koyan üvey kızkardeşi, bu yetmezmiş gibi Tiltgül’ün msn şifresini de zorla alır. Babası ise mutludur, öyle mutludur ki, o sıralar ülkeyi kasıp kavuran krizin ülkeyi hiç etkilemediğini düşünmekte, etrafındaki arkadaşlarına “hamdolsun kriz bizi hiç etkilemedi” demektedir. Zavallı Tiltgül, sabahtan akşama kadar evi temizlemekte, hatta banyodaki kireçlerle ve mutfaktaki yağlarla mücadele etmek için özel spreyler dahi kullanmaktadır. Tiltgül’ün renklilerdeki lekeleri bile çıkarabildiğini gören Kokoşhan, yemek işini de kızcağızın üzerine yıkar. Tiltgül’ün menüsünde başlangıç olarak çorba, ana yemek olarak kuzu incik, pilav ve tatlı olarak da puding vardır. Yemekler güzel olmasına güzeldir, Kokoşhan ve kızı tabaklarında ne var ne yok yemektedir ama her yemeğin sonunda “bugün de aç kaldık, yemekler iğrençti” demektedirler. Tiltgül, internet bağlantısı kesilmiş bir bilgisayar gibidir artık, etrafında iletişim kurabileceği, kendisi anlayan ve seven kimse kalmamıştır.

Bir gün Tiltgül ve üvey kardeşinin cep telefonlarına bir SMS gelir. Ülkenin kralının oğlu evlenecektir ve evleneceği kızı seçmek için bir “PrensesStar” yarışması düzenlenmiştir. İsteyen genç kızlar bu yarışmaya katılacak ve prensle tanışma fırsatı bulacaktır. Üvey kızkardeşi büyük bir sevinçle hemen alışverişe koşar. Tiltgül de hevesle katılmak ister ama kızkardeşi Hıncal Uluç kahkahalarıyla ona güler. Sen kimmm, prenses olmak kim der Tiltgül’e. Tiltgül çok üzülür, ancak ne babası ne de Kokoşhan ona destek çıkar. Kızın hazırlıkları sürerken, Tiltgül kaderine ağlamakta ve içine kapanmaktadır.

Nihayet yarışma günü gelmiştir. Üvey kızkardeşi saatlerce hazırlanıp yarışmaya gider. Tiltgül ise üvey annesiyle birlikte evde kalır. Kokoşhan, her ne kadar Tiltgül’ü sevmese de, kendi kızının yarışmada şansı olmadığının farkındadır. Tiltgül kendi kızından daha güzeldir. Üstelik de günlerdir ağlamaktan helak olmuştur. Birden içi sıcacık sevgiyle dolar Kokoşhan’ın. Kızım, kızım güzel kızım der Tiltgüle. Tiltgül şaşırmıştır ama o da dayanamaz, annecim annecim diyerek Kokoşhan’a sarılır. Nalet olsun içimdeki insan sevgisine der Kokoşhan. Şimdi seni öyle bir hazırlayacağım ki, sen bile kendini tanıyamayacaksın. Süreleri azdır ama Kokoşhan Tiltgül’ü hemencecik hazırlar. Güzel bir elbise ve makyajla Tiltgül bambaşka bir kız olmuştur. Kokoşhan’ın elindeki sarı peruğu görünce çok şaşırır Tiltgül. Kokoşhan ona, dikkat çekmek istiyorsa bunu da takması gerektiğini söyler. Tiltgül halen tereddüttedir, ya prens sonra benim sarışın olmadığımı anlarsa, çakma olduğumu anlarsa der. Kokoşhan yılların tecrübesiyle konuşur. Sonunu düşünen kahraman olamaz kızım !!! Tiltgül artık hazırdır. Kokoşhan ona duraktan bir taksi çağırır, “aman kızım der, saat 12’den önce mutlaka dön. Hem taksimetre gece tarifesi yazmaz hem de tinercilere falan rastlarsın, maazallah”.

Tiltgül yarışmanın yapılacağı yere gider. İçeride yüzlerce genç kız vardır, hepsi de birbirinden güzel ve süslüdür, hepsi sarışındır. Tiltgül’ün morali çok bozulur. Prensle tanışmak için sırasını beklemeye başlar. Üvey kızkardeşi ön sıralardadır, onunla göz göze gelmesine rağmen kızkardeşi Tiltgül’ü tanıyamamıştır. Yarışma başlar ve kızlar sırayla prensle tanışırlar. Sıra hızla ilerlemektedir, çünkü prens kızların hiçbirisini beğenmemektedir. Sıra nihayet Tiltgül’e gelir. Hiç umudu yoktur Tiltgül’ün. Prens ona adını, facebook hesabı olup olmadığını sorar. Prense cevap vermek üzereyken gözü saate takılır, saat 12’ye gelmektedir. Tiltgül orayı hemen terk etmesi gerektiğine karar verir, prensin onu beğenmesine imkan yoktur ve de üvey annesinin sözleri kulaklarında çınlamaktadır. Gözyaşları içinde kalan Tiltgül koşarak uzaklaşır, sıradan aaaaa neler oluyor sesleri yükselir. Prens olanlara bir anlam veremez. Bu kız diğer sarışın kızlardan farklı gözükmektedir. Prens de peşinden koşar Tiltgül’ün. Tiltgül sokağa çıkar çıkmaz karşısında tinercileri bulur. “Para ver applaaaa” diyen tinerciler, Tiltgül’ü çekiştirmeye başlar. Peruk tinercilerin elinde kalınca, şaşkınlıklarından yararlanan Tiltgül koşarak uzaklaşır ve taksiyle eve döner. Prens onu yakalayamaz ama tinercilerin elindeki peruğu görür görmez onun Tiltgül’e ait olduğunu anlar.

Ertesi gün tüm gazetelerde bu esrarengiz kız konuşulmaktadır. Prens o kıza aşık olmuştur ve onu aramaktadır. Canlı yayın arabaları, şehrin sokaklarında dolaşmakta, herkes fellik fellik bu kızı aramaktadır. Haberleri izleyen Kokoşhan, TV kanallarını arayarak kızın kimliğini açıklamaya karar verir. Tüm kanalları arasa da kimse onu ciddiye almaz. Sadece Derya Baykal’la Kıldan Tüyden Oklavadanlık Yapalım programına bağlanabilir. Programı Prens’in annesi de izlemektedir. Bu mutlu haberi hemen oğluna verir. Akşam saatlerinde Prens ve adamları, Kokoşhan’ın evine gelir. İşte Tiltgül ve Prens nihayet bir aradadır. Tiltgül, sarışın olmadığının anlaşılması sebebiyle çok umutsuzdur ve Prens’in bu yüzden onu beğenmeyeceğini düşünür. Oysa Prens, nihayet saçı boyalı olmayan bir kız bulduğu için son derece mutludur. Tiltgül’ün önünde diz çökerek ona evlenme teklif eder.

Onlar ermiş muradına, bakalım diğerlerine neler olmuş???

Tiltgül’ün babası: Belediyenin dağıttığı bedava kömürleri satarken yakalanıp içeri atılır.

Kokoşhan: Tiltgül’ün basın danışmanı olur.

Üvey kızkardeş: Var Mısın Yok musun, Yoksan Sen Ne Ayaksın yarışmasına katılır ve gizemli Hamdi beyle tanışan 2. kişi olur. Kutusu için verilen teklifi reddetse de Hamdi beyin evlenme teklifine hayır diyemez!

Tiltgül'ün annesi: Himalayalar'ın bir yamacında yoga ile içsel farkındalığını kazanmış , hintli eşinin çivi üzerinde oturarak biriktirdiği paralarla zar zor aldığı Ferrarisini satıp, o üstün bilince erişmiştir . ( Bu kısmı İpekcim yazmıştı :) )


Gökten 3 tane meteor düşmüş, biri okyanusa, biri Amerika'ya, biri de Uşak'a. Uşak'a düşen meteoru köylüler taşlamış, Amerika'ya düşen meteor düştüğüne pişman olmuş. Okyanusa düşen de amannn neyse işte, düşmüş yani :)) Hadi pai pai

21 Aralık 2009 Pazartesi

Elektrik Alamayan Kadın Milleti :))

Bazen vakit buldukça, TV’de gündüz kuşağındaki kadın programlarını izliyorum. Son zamanlarda revaçta olanlar, evlendirme programları. Evlenmek isteyenler, onlara talip olanlar, bu sirki izlemek için gelen yakınlar ve alakasız 3. taraflar.
Programda en çok dikkatimi çeken kısım, adayların kendilerini tanıttığı bölümler. Buradan edindiğim izlenimlere göre, erkeklerin kadında aradıkları özellikler :
• Kadın olması
• Eli yüzü düzgün olması
Buna karşılık, kadınların erkekte aradığı özellikler :
• Para önemli değil ama iyi bir işi olsun, kariyerli olsun
• Para önemli değil ama arabası olsun
• Para önemli değil ama evi olsun
• Para önemli değil ama ben evlenince hayatta çalışmam, bana bakabilsin
• Para önemli değil ama beni gezdirsin tozdursun
• Beni taşıyabilsin ( çünkü kendisi devlet sanatçısı )
• Yakışıklı olsun
• Sigarası, içkisi , kumarı olmasın
• Çöpsüz üzüm olsun ( kadının önceki evliliğinden 3 çocuğu olsa dahi, adamın çocuğu olmasın)
• İnsan olsun ama mümkünse İstanbullu olsun
• Her yerde yaşarım ama İstanbul dışı hariç
• Çok esmer de olmasın, sarışın da olmasın, çukulata renkli olsun, kaşlı gözlü olsun, döşü kıllı, karizmatik olsun :)) son bomba budur.

İşte bu kriterleri sağlayabilen erkeklere biz literatürde, elektrik verebilen erkek diyoruz. Şaka bir yana, bu programları izledikçe, üzüntü ve şaşkınlık yaşıyorum. Evlilik kavramına karşı kadının bakış açısının bu kadar sığlaşmış olması üzüntü verici. Erkeği, hayatının sponsoru gibi gören, çalışma hayatından kaçan ve erkeğin maddi durumuna göre “elektrik alan” hemcinslerimi anlamakta güçlük çekiyorum. Gel de şu şarkıyı söyleme:

Herşey mal mülk,
Herşey para, pul
Dostlukmuş sevgiymiş
Ara bullllllll

Siz, servisin değil, yüreğinizin götürdüğü yere gidin. :)) Pai pai

20 Aralık 2009 Pazar

Sevgili İsviçreli Bilimadamları


Sevgili İsviçreli bilim adamları,

Yaptığınız araştırmalara ve deneylere sonsuz saygı duymaktayım. Çok açılı diş fırçasından tutun da ota b.ka yaptığınız testler malum. Bir gün “tarçın kanseri önlüyor” diyorsunuz, ertesi gün “fazla tarçın kanseri tetikliyor” diyorsunuz. Anladık çok çalışıyorsunuz ama zamanınızın çoğunu boşa geçirdiğiniz hissine kapılmaktan kendimi alamıyorum. Neden mi?

  • Kilo yapmayan Nutella hala icat edilmedi
  • Kokmayan soğan ??? Evet evet size soruyorum
  • Kendi kendini asan, kurutan ve ütüleyen çamaşırlar ? Ses gelmedi !!!
  • Yıkadıktan sonra bulaşıkları raflara yerleştiren bulaşık makinası. Demek vallahi de billahi de aklına gelmişti.
  • İçeriğinde yazan mail adreslerini silmeden ve gönderdiği grubu gizlemeden mail forward eden arkadaşları direkt magmaya gönderen bir sunucu ? O da mı yok?
  • Bir sürüşte cildi en az 10 yaş gençleştiren, kutusu bitince bizi cenine dönüştüren nemlendirici krem? Yediniz ömrümüzü yediniz!
  • İstenen kıllarla istenmeyen kılların uzlaşmasını sağlayacak bir kozmetik ürün?
  • Çok Güzel Hareketler Bunlar’da Yılmaz Erdoğan’ın kısa kesmesini sağlayacak bir yöntem? İmkansız dimi?
  • Saçı doğrudan fönlü olarak gösteren şampuan?
  • Tüm lekeleri ve kötü anıları silen deterjan?
  • Kötü insan sensörü veya insan sarraflığı aparatı?
  • Sevgi kelebeği Esra Ceyhan’a bile tahammül edebilmemizi sağlayacak “sabır tableti” ?
  • Reteee ve arkadaşları tv’ye çıkınca otomatik zap yapan kumanda? Bak buna çok ihtiyacım var !
  • Kendi kendini ödeyen, akmaz kokmaz kredi kartı?
  • “dahi” anlamındaki de ve da’ları ayrı yazmayan arkadaşlar için sanal kızılcık sopası?

Evet sevgili bilim adamları, sizden beklentilerim şimdilik bunlar. Daha çok çalışmanız gerektiğini düşünüyorum. Haa bu arada, siz ne derseniz deyin, ben tarçına bayılırım. OK? Öpüldünüzzz.

19 Aralık 2009 Cumartesi

ISO 9001 Belgeli İrmik Helvası :))


İki gündür feci şekilde boynum ve sağ omzum tutulmuş durumda. Saatlerce bilgisayar başında kalmaktan mıdır, kötü oturma pozisyonundan mıdır bilmiyorum ama bu aralar sık sık olmaya başladı. Eeee yaşlılık :)) Dün başımı bile dik tutamaz haldeyken irmik helvası yapmaya kalkıştım. İnsan en çok ağrıyan ve sızım sızım sızlayan omzuna ve koluna bunu nasıl yapar demeyin, çivi çiviyi söküyor mu acaba diye denemek istedim. Sökmüyormuş :))
Helvayı çok severim, un helvasını da irmik helvasını da. Dün irmik helvası yapmayı seçtim. Un kadar uzun kavurmak gerekmiyor, daha çabuk kavruluyor. Ağrıdan dolayı Küçük Emrah modundaydım, "yıllardır bir irmik helvası yemedim biliyor musun amca" :)) Ama valla engel olamadı bana. Demek ki neymiş, azmetmek başarmanın yarısıymış.
Gelelim tarife:
  • 2 su bardağı irmik
  • 125 gr tereyağ
  • 1,5 su bardağı tozşeker
  • 2 su bardağı süt
  • 1,5 su bardağı su
  • 1 paket çam fıstığı
  • Tarçın
  • 1 portakal kabuğu rendesi

Geniş bir çelik tencerede tereyağı erittikten sonra irmikleri ilave edip, irmikler sütlü kahve rengini alana kadar, yaklaşık 15 dk, çevire çevire kavuruyoruz. Kavurma işleminin sonuna doğru fıstıkları ekleyip 2-3 dk birlikte kavurup, tencereyi ocaktan alıyoruz. Bir yanda da süt, su ve şekeri karıştırıp kaynatıyoruz. Su-süt karışımını, irmiğe eklemeden önce, irmik tenceresinin 5 dk kadar soğumasını beklemekte yarar var. Aksi takdirde hem çok acaip sıçrıyor :)) hem de irmikler pişmeye vakit bulamadan suyunu çekiyor. İrmiğin soğuması sırasında, karıştırmaya devam etmek gerekiyor, çünkü tencerenin sıcaklığıyla irmik kavrulmaya devam ediyor. Karıştırmazsanız yanık vakası olabilir :)) Su-süt karışımını yavaşça irmiğin üzerine döküp hızlıca kaçıyoruz olay mahallinden :) Kapağını kapatıp kısık ateşte suyunu çekip, helva kendini tencereden kurtaracak kıvama gelene kadar arada bir karıştırarak pişiriyoruz. En son portakal kabuğunu da ekleyip ateşten alıyoruz.

Helvayı ılık servis etmekte yarar var. Isıtmak da mümkün. Servis yaparken üzerine tarçın ekleyebilirsiniz. Yazın, sade dondurma eşliğinde de nefis olur.

Efendim gelelim başlığa, neden ISO 9001 belgeli irmik helvası dedik? Helvayı servise hazırladıktan sonra çalışma masama götürdüm. Fotoğrafını çektikten sonra bir baktım, ISO 9001 standardının üzerine koymuşum :)) Dolayısıyla benim helva ISO 9001 belgeli ve hatta "standartlar üstü" bir helva olmuş :))

Bu ölçülerden tam beş kişilik helva çıkıyor. Biz iki öğünde kendisini özümsedik :) Daha olsa yenirdi herhalde.

Offf offf hala sızlıyor omzum, yazı biter, Arzu kaçar :)) Pai pai

16 Aralık 2009 Çarşamba

Küçük Şeyler, Büyük Mutluluklar

Sevgili Üstün Dökmen'in "Küçük Şeyler" serisini okuduktan sonra pek çok konuya bakış açımın değiştiğini düşünüyorum. Bazen küçük şeyleri abartarak hayatı kendimize zehir ettiğimizi, bazen de küçük şeylerle hayatta büyük fark yaratılabildiğini görmeme epeyce yardımcı oldu. Şimdi hayat felsefem budur, mutlu olmak için büyük şeylerin olmasını bekleme, her an ufak ufak dokunuşlarla mutluluğu kendin yarat !

Peki Sünger Bob'un konuyla ne alakası olabilir? Efendim, beni bilen bilir, kendisi benim aşkım olur :)) Hangi kadın bu kadar saftirik, bu kadar sevimli bir süngere karşı koyabilir ki :)) Hele de benim gibi ruhu beş yaşında kalmış biri için ehehehehehe :)) Süngercim de böyle gülüyor. Aşağıdaki de kayınbiraderim Patrick, kendisi bir deniz yıldızı olup Sünger'den daha saftirik hatta eblehtir :))

Geçen pazar, şehrimizde açılan bir yapı malzemeleri süpermarketine gittiğimizde, ki gitme sebebimiz bunları almaktı :)) , ilk iş ilgili reyonu bulmak oldu. Reyon çoluk çocuk ve bıkkın ebeveyn kaynıyordu. Araya karışıp aşkımın resmini aldım hemen :)) Patrick de çok tatlıydı, dayanamadım onu da aldım. Eve dönüp de asana kadar bir sabırsızlandım ki sormayın.

Şimdi ikisi de mutfak duvarında asılı, üstelik de fosforlular :)) Bazen ışığı kapatıp Süngerimin kocaman gülen gözlerine bakıyorum. Eşim de hoşlanmaya başladı bu iki saftirikten. Gerçi Patrick'i patates zannetti ilk başta ama olur o kadar. Süngerimi de peynir sanan çok oluyor zaten. Hadi onları anladık da, ortadaki yapma çiçek neyin nesi demeyin. O, evin düzenine ve dantel vb bilumum süs konusuna önem veren annem için sus payıdır :)) Çocukça şeyler astım diye kızmasın bana dimi, dimi dimiiiii :)) Sabah uyanınca, kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdiğimde ikisine günaydın demeye bayılıyorum. Günaydın Bob, günaydın Patrick :))

Ahhhh bu da bir diğer ufak dokunuşun resmi. Perde reyonunda görür görmez çok beğendik ve aldık. Mutfağım çiçek çiçek oldu şimdi. Artık yemek yaparken sıkılmıyorum hiç. Çiçekler içimi açıyor, daha da olmadı, Sünger'le Patrick'in diyaloglarını hatırlıyorum ve başlıyorum gülmeye. Bir bölümde, Süngercim, Patrick'e bugün ne yapacaksın diye soruyordu. Patrick de bir yapılacaklar listesi hazırladığını söylüyordu. Listede ise "hiçbir şey" yazıyordu. :)) Sünger, Patrick'e inanmayıp kendisinden birşeyler gizlediğini düşünüyordu. Sonra Patrick 8 saat boyunca gerçekten hiçbir şey yapmadan durdu öylece, Sünger de o süre boyunca onu gözetledi :)) Ayy çok saftirikler gerçekten, ben de mi öyleyim acaba :)


Mutluluğun gizli bir formülü yokmuş meğer, birşeyler olmasını beklemeye de gerek yokmuş. Çiçekli perdeleri olan bir mutfakta, iki çizgi film kahramanıyla yemek yapmak, bulaşık yıkamak bile çok büyük bir mutlulukmuş. Bu tarif bizzat denenmiştir, tavsiye ederiz efendim :)) Pai pai


14 Aralık 2009 Pazartesi

14 yıl oldu, dile kolay...

Bugün bizim nişan yıldönümümüz. İş hayatına yeni başlamış tecrübesiz iki gençtik eşimle. Nişan için ailemin oturduğu şehre gidişimiz, nişan yüzüklerimizi sipariş ettiğimiz kuyumcunun modelleri karıştırması yüzünden 1 cm kalınlığındaki alyansları görünce şok geçirişimiz, telaşlı hazırlıklar ve nefesimizi kesen bir heyecan. Hepsini tebessümle hatırlıyoruz şimdi. O resimlere bakınca, yüzümüzdeki çocukluk izlerinin henüz kaybolmadığını görüyorum. Zaman nasıl da değiştiriyor insanı...

Hımm neyse, bu hüzünlü havayı dağıtalım, daha kırk olmadık yahu :)) Zamanı gelince bunalıma gireriz elbette :) Efendim bugünün şerefine ve bugün evde çalışıyor olmanın sağladığı zaman avantajına, eşime güzel bir sofra hazırlamaya gayret ettim. Eşimdir diye demiyorum, denizden denizaltı çıksa biner :)) Balığa çok düşkündür, son 3-5 balık seansımızda bir türlü doya doya yiyemediğinden yakındı. Cumartesi günü pazar dönüşünde hamsi ve istavrit almıştık. Hamsileri bizim usül kızartmaya karar verdim. Karadeniz'de hamsiyi mısır ununa buladıktan sonra, az yağlı tavaya çiçek gibi dizer, öyle kızartırız. Bu şekilde fazla yağ çekmez, dışı çıtır, içi yumuşak bir hamsi olur. Eşimin gelme saatine yakın hamsiyi, salatayı hazırladım. Ama gecenin esas sürprizi, dünden pişirdiğim, bugün de sosunu yaptığım vişneli cheesecake oldu. Pişirilerek yapılanlarını çok seviyorum. Daha lezzetli oluyor sanki.

Tarifi, incelediğim tariflerden harmanladım diyebilirim. Onlarca tarifi inceledikten sonra bu reçeteyi uygulamaya karar verdim. Bu kaçıncı yapışım hatırlamıyorum ama her defasında çok güzel oluyor.

Malzemeler:

Kreması:
  • 3 yumurta
  • 1 su bardağı tozşeker
  • 3 yemek kaşığı un
  • 400 gr Pınar labne (yeşil paket)
  • 1 küçük kutu krema
  • 1 paket vanilya
  • 2 çorba kaşığı limon suyu
  • 1 limon rendesi

Tabanı:

  • 1,5 paket kakaolu petibör
  • 150 gr eritilmiş margarin

Sosu:

  • 1 su bardağı vişne reçeli
  • 1 su bardağı su
  • 1 çay bardağı yabanmersini (reçelin tanesi az olduğu için ekledim)
  • 3 tatlı kaşığı nişasta


Tabanı hazırlamak için, bisküvileri elimizle parçalayarak toz haline getiriyoruz ve erimiş margarinle karıştırıyoruz. Kelepçeli kalıba veya benim yaptığım gibi, içine yağlı kağıt döşenmiş 26 lık bir teflon kalıba döküyoruz. Bir bardak veya kavanozun tabanı ile, karışımı iyice sıkıştırıyoruz. Buzdolabında yarım saat bekletiyoruz.

Krema için; yumurta ve şekeri çırpıyoruz. Diğer malzemeleri ekleyip koyu ayran kıvamı olacak şekilde çırpıp karıştırıyoruz. Buzdolabında beklettiğimiz tabanın üzerine dökerek, 150-160 C fırında yaklaşık 1 saat hiç kapağını açmadan pişiriyoruz.

Piştikten sonra fırından alıp soğumasını bekliyoruz. Soğuduktan sonra streçle kaplayıp ya da pasta kabına koyup bir gece buzdolabında dinlendiriyoruz. Aynı gün servis etmemekte yarar var. Dinlendikçe tadını buluyor. Ertesi gün, sos malzemelerini karıştırıp sosu pişiriyoruz. Sos ılınınca cheesecake'in üzerine döküyoruz. Buzdolabında 2 saat daha bekletip, sabrımızın yeterrrr dediği anda servise hazır ediyoruz :))


Biz, balığın üstüne birer dilim götürdük vallahi :)) Afiyet olsun herkese, sevdiklerimiz hep yanımızda olsun inşallah.

2 Aralık 2009 Çarşamba

Helva Yapsanaaaa :)

Un varsa, şeker varsa, yağ varsa ne yapılır? Tabii ki helva :) Yemeklerden sonra tadımlık bile olsa tatlı arayan bir aileyiz. Bazen tatlı olmayınca pişmaniye yemişliğimiz bile vardır :) Neyse efendim, bu akşamüzeri yaptığım ve hemen tüketilen helvayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Helvayı çok severim, her yörede farklı tarzda yapılır ama ben hepsini çok severim :) Benim tarifim klasik un helvası. Bir siteden almıştım ama hangisi olduğunu maalesef hatırlayamadım. Bulursam linkini daha sonra eklerim.

Malzemeler:

  • 125 gr tereyağ
  • 1 su bardağı un
  • 1 su bardağı tozşeker
  • 1,5 su bardağı süt
  • Dövülmüş ceviz
  • 1 paket vanilya

Yağı çelik ve yayvan bir tencerede erittikten sonra unu ilave edip, rengi fındık ezmesine dönene kadar kısık ateşte kavuruyoruz. Sıkıcı bir işlem, hele de benim için :) ama sonucu beklemeye değiyor doğrusu. Kavurma işlemine ara vermeden devam etmek gerekiyor. Un ilk başlarda topak topak olsa da, yağını salmaya başlayınca macun haline geliyor. Çok kavurursanız rengi koyu, tadı da acımtrak oluyor. O yüzden ideali fındık ezmesi rengi :)) valla canım çekti iyi mi :)

Bir yanda da süt ve şekeri birlikte ısıtıyoruz, kaynaması şart değil. Kavrulan unun altını kapatıp 2-3 dk karıştırarak soğutuyoruz. Bu sayede sütü ekleyince tüm ocağınızı batıracak şekilde sıçramamış oluyor ve topaklaşmadan pişiyor. Sütü üzerine ilave ediyoruz ve yavaş yavaş karıştırıyoruz. 3-4 dk içinde sütü çekip kıvamını buluyor. Helva "kendini tencere tabanından kurtarana" kadar pişiriyoruz. Altını kapatıp birkaç dk soğutuyoruz ve bir kaşık yardımıyla şekillendirip servis tabağına alıyoruz. Dilerseniz süt ekleme aşamasında ceviz ve vanilya da ekleyebilirsiniz. Helvayı buzdolabına koymamak gerekiyor, yağ yüzünden katılaşıyor.

Bunun bir de sütsüz, susuz olanı var ki, dehşet dehşet :)) Bereketli olmuyor ama yapıp hemen yemek için uygun. Tarif aynı, sadece un kavrulduktan sonra şekeri doğrudan ekleyip karıştıyoruz. Şeker sıcağın etkisiyle eriyor. Süt, su vs ilave edilmiyor. Sıcak ya da ılık yenmesi gerekiyor. Bunu da denemenizi öneririm.


Akşam yemeğini hazırlarken helva yaptım deyince annemler ne gerek vardı dediler ama geriye sadece 4 dilim kaldı desem :)) Haa bu arada, bu ölçülerle 14 dilim helva çıkıyor. Garanti bir tarif başarısızlık ihtimali yok denecek kadar az.

Bir hafta kadar buralarda olamayacağım. Eğer yolunuz sayfama düştüyse ve yazdıklarımı okuyorsanız, öncelikle hoşgeldiniz. Damağınızdan güzel tatlar, yüzünüzden gülücükler eksik olmasın. Pai pai :)