13 Nisan 2015 Pazartesi

Kendim İçin İyi Bir Şey Yaptım

Yaptım, iyi de oldu. Yok çocuk büyüsün, yok sınav geçsin, dur şu proje tamamlansın derken, kaç zamandır ihmal ettiklerimi bu kez ertelemedim. Ne mi yaptım?

Hasta olmadan doktora gitmeyi başardım. Önce jinekoloğu ziyaret ettim. Yıllardır bana sorun çıkaran kistlerin kanser riski taşıyabileceği söylendi ve biyopsi istendi. Aynı gün mammografi çektirdim ve şükür normal çıktı. Ama biyopsi işi beni çok korkuttu, yaptırmak değil de, sonuçları beklemek ve akla gelebilecek tüm kötü senaryolar tabi. Bir hafta sonra biyopsiyi yaptırdım. Sonuçlar 10 gün sonra çıktı. Tabi benim bu dönem epey bir yusuf yusuf geçti. Çok şükür o da temiz çıktı. Yılda bir muayene ile kontrollere devam etmek üzere doktorumla anlaştık.

Beni çok rahatsız eden diğer sorunum, yani fazla kilolar için de önce Endokrin Uzmanı'na gittim. Korktuğum şey, diyabet ve insülin direnciydi. D vitamini eksikliği dışında bir sorun çıkmadı. Diyetisyene yönlendirildim. Zaten Mart ayı başından beri kendimce bir beslenme düzeni oluşturmuş ve sabah yürüyüşe başlamıştım. Ailemin genetik mirasında diyabet var ve hamilelikte de geçici bir diyabet sorunu yaşamıştım. Bu sebeple diyabete yakalanacaksam da en iyi pozisyonda yakalanayım diye tıbbi destek almak istedim.

Diyetisyenin ilk verdiği listeyi bitiremedim.6 öğün, ara öğünler ikişer porsiyon meyve, ana öğünlerde bir dünya yemek filan, zorlandım yemekte. Bazı ara öğünleri, meyve yerine bitki çayıyla geçirdim. Tabi ikinci kontrolde, diyetisyenden fırçayı yedim. Temel prensip, yasak olanları yememekle sınırlı değilmiş, yemem gerekenleri de zamanında ve miktarında yemekmiş. Bir miktar diyet listemin azaltılmasını istedim, öğünlerdeki ekmekleri birer dilim azalttık mesela. Şimdi daha dikkat ediyorum, hatta ara öğünleri unutmamak için saat de kuruyorum. Hani sizle konuşurken, arada kaybolup gelirsem, bilin ki o arada ben bir elma götürdüm :)

Diyet listesinde bol miktarda yoğurt var. Süte alerjim olduğu için tüketemiyorum. Bu sebeple yoğurt ve ayran ağırlık kazanıyor. Gece yatmadan önce bir bardak ayran var mesela. Her öğünde ayrıca bol miktarda yeşillik, domates, salatalık. Yeşillik severim zaten. Faydasının ötesinde, yeşillikleri yerken o kadar çok çiğniyorsun ki, zaten doyma hissi başlamış oluyor. Çok şey yedim gibi geliyor. Neredeyse hiç açlık hissetmeden geçiyor günüm.

Bu 1,5 aylık dönemde şunu farkettim, şekeri yemedikçe, ona olan ihtiyaç da giderek kayboluyor. Tatlı krizim hiç olmadı, birkaç kez ince dilim kek yediğim de oldu ama fazlasını aramadım. Normalde, kekin arasına kurabiye sarıp yiyecek boyutta tatlı düşkünlüğüm olduğu halde kriz yaşamadım. Şubat ayında aldığım 1 paket toz şeker halen kapalı vaziyette duruyor. Ayşe bazen kek, kurabiye istiyor, onu da malzememiz yok diye geçiştiriyorum. Okulda ikindi kahvaltısında yiyor zaten bu ürünleri, evde de yemesine gerek yok.

Yemek pişirme şeklimde de değişiklik oldu. Bir kere kullandığım yağların hepsini yarı yarıya azalttım. Yağın (pilav, makarna dışında) lezzete fazla bir katkısı yok aslında. Pilav, makarna da az pişiyor artık. Dün 1 çay bardağı bulgurdan pilav yaptım, o bile fazla geldi üçümüze. Meğer eskiden epeyce bir pilav yiyormuşum ben.

Beslenme listeme eklenenler şunlar oldu:

  • Bol miktarda maydanoz, dereotu, tere, roka, semizotu
  • Yoğurt
  • Pul biber: Acı yiyemesem de, yoğurda ya da yemeğe eklediğim az miktarda pul biberle bir nebze metabolizmayı hızlandırmaya çalışıyorum.
  • Keten tohumu: Yoğurda ya da ayrana süper bir tat katıyor. 
  • Yeşil çay: Poşet olanlarından değil, Çaykur'un kutu olarak satılanı ve Tuğba Kuruyemiş'in güllü yeşil çayı. Günde 1-2 fincan içiyorum.
  • Su: İhmal etmeden içiyorum artık.
  • Tarçın: Yoğurt ve ayranı tatlandırmada çok işe yarıyor.
  • Tadım'ın kuruyemiş barları: Bazen ara öğünde yarım paket yiyorum. (Yaklaşık 80 kcal)
  • Yulaf ezmesi: Yine yoğurtla süper oluyor. Hatta yoğurt + kepek + keten tohumu + pul biber kombosunu şiddetle öneririm.
Hayatımdan çıkanlar ya da ilişkimizi askıya aldıklarım :)
  • Fazla miktarda ekmek, beyaz ekmek
  • Makarna
  • Fazla tüketilen yağlar
  • Kek, börek tayfası
  • Her türlü hazır içecek (ayran hariç)
Keyif almak için yemek yerine, yaşamak ve doymak için yemek yemeyi öğrendim. Yemek, hayatın odak noktası olmaktan çıkınca, ilgi de azalıyor. İlk lokmayla 20. lokmanın aynı tatta olduğunu farkettim. Kocaman dilimler yerine, birkaç çatal almanın yeterli olduğunu gördüm.

8 Mart'tan bu yana, yaklaşık 3 kg verdim. Herşeyden önce, artık midemde hiçbir rahatsızlık hissi yaşamıyorum. Doğrudan bir ilgisi yoktur belki ama bu mevsimde yaşadığım alerjik nezle, bıçakla kesilir gibi bitti.Yürüyüş yapmak da çok iyi geldi. Her sabah, bazen sabah + akşam yürüyorum. Günlük aktivitemin dışında, 4-5 km yürüyüş yapmış oluyorum. Yağmurlu günlerde, sabah evde jimnastik yapıyorum 1 saat kadar. Tabi sabah uykusunu feda ettik, her gün 06.00 gibi uyanmış oluyorum. Akşamları erken yatmayı başarırsam, daha da zinde olabilirim ama şu an mümkün gözükmüyor. Zayıflamak değil, sağlıklı olabileceğim kiloya inmek gibi bir hedef koydum. Daha da çok yolum var ama şükür ki gücüm de var. 

İşte böyle, kendim için iyi bir şey yaptım ve sağlığıma öncelik verdim. Lütfen ertelediğiniz herhangi bir sağlık kontrolünüz varsa ihmal etmeden gidin. İşe güce kaptırıp da hayatınızın odak noktasını yani kendinizi unutmayın.

12 Temmuz 2013 Cuma

Anne

Baba olan arkadaşlarım ve hatta eşim kusura bakmasın.

Bir kadının anneliği, ilk çocuğuna hamile kaldığında başlamaz, düşündüğünüzün aksine. Doğduğumuzda başlar anneliğimiz. Hayatımız boyunca doğuracağımız tüm çocuklarımızın yumurtaları rahmimizde iken doğarız biz. O yüzden analık hep vardır içimizde. Hayatımızın ilk yıllarında, siz erkekler oyuncak tabancalar doğrulturken birbirinize ya da oyuncak arabalarınızı yarıştırıp çarpıştırırken, biz bebeklerimizin altını değiştiririz.

O anaçlık devam eder gider ve bir gün kendi yavrumuza hamile kalırız. Bu bizim için ömür boyu sürecek bir endişenin başlangıcı anlamına gelir. Baba adayı işe gittiğinde, bebeğin o gün kaç kez tekmelediğini saymaz. Bugün proteini az mı aldım, suyu az mı içtim, o çikolatayı yemese miydim gibi yüzlerce soru kemirir aklımızı. Bebek karnımızda büyüdükçe, fiziksel sıkıntılarımız da artar. Ya çok uyuruz ya uyku tutmaz. Belin ağrır, sırtın ağrır. Ellerin ayakların şişer, bir çeşit birşey olursun. Ama bebeği sağlıkla büyütebilmek için tümüne katlanırsın. Tam da uyuyamaz hale geldiğimizde doğum zamanı gelir.

O da ayrı bir endişedir. Sağlıkla dünyaya getirebilmek için bebeğimiz için en iyisini seçeriz. Doğum gibi bir mucizeyi yaşama fırsatını Allah bize vermiştir. Yavrumuzu kucağımıza aldığımızda, endişelerimiz dörde beşe katlanır. Sütüm yetecek mi, büyütebilecek miyim, kırılacak gibi duruyor, zarar verir miyim, az mı uyudu, gazı mı var diye sorular uzar gider. Bazen günde 20 saat emzirirsin bebeği, kolların uyuşur, oturmaktan her yanın ağrır. Kesintisiz 1 saat uyumak bile bir lükstür.

Sonra ek besinlerle tanıştırırsın yavrunu. Neyi sevecek diye günde on çeşit mama yaparsın, bir kaşık bile yediremeden hepsi çöpe gider. Ağlarsın kahrından, emeklerin boşa gitti diye değil, çocuğum aç kaldı diye.

Yürümeyi öğrenene kadar onunla beraber emeklersin, sürünürsün. İlk adımlarında belin ağrıdan kopana kadar destek olursun miniğine. Yürümeye koşmaya başladığında, yine kendine zarar vermesin diye peşinde koşmaktan perişan olursun.

Konuşmayı öğrensin diye bazen 3 aylık bebeğine patates püresi tarifini anlatırsın, aylarca sadece bir sözcük duymak için kendi kendine konuşur gibi anlatır durursun.

Ateşi çıkar, sen yanarsın. Burnu tıkanır, sen nefessiz kalırsın. Öksürür, sen boğulursun.

Büyür ve kreş zamanı gelir. Ayrılık sancılarına, ayrı kalmanın yarattığı öfke nöbetlerine, kreş kapısında "beni bırakma annecimmm" çığlıklarına yine anne olarak sen katlanırsın. Anne olmakla beraber bir de ek vicdan gelir sanki. Herşeyden suçluluk duyarsın.

Benim annelik tecrübem bu kadar, sonrasını yaşadıkça göreceğim. Ama 2,5 yılda anlayabildiğim şey şudur ki; bir çocuğu 2,5 yaşına getirmek inanılmaz bir emek. Her saatini, her dakikasını çocuk için yaşadığın, konuştuğun, ağladığın, güldüğün bir süre. Bunun 19. yılını, 25. yılını düşünemiyorum. Diyeceğim o ki; gözlerini kırpmadan Ethem'i kurşunlayanlar, Ali'yi, Abdullah'ı döverek öldürenler, canları yakanlar, gözleri çıkaranlar, genç kızlara pala ile saldıranlar, çoluğa çocuğa tecavüz edenler, işte o güruhun hepsi, birkaç dakikalığına bile olsa, "anne" olabilselerdi, düşman gördükleri insanların, annelerinin binbir emekle büyüttüğü gözbebekleri olduğunu, "anne kuzusu" olduklarını anlayabilseydi, o zaman o eller kalkmazdı kimseye.

Ölenler benim çocuğumdu, senin çocuğundu, canı yananlar benim bebeğimdi, bizim bebeğimizdi. Ondan dinmedi acımız, bitmedi öfkemiz.

#direnevladımdirenannem

5 Temmuz 2013 Cuma

Ev Yapımı Buzlu Çay

Yaz gelince içmekten vazgeçemediğim tek hazır içecek Lipton Ice Tea Limonlu'dur. Arka arkaya 2-3 tane devirdiğim çok olmuştur. Eşim de çok sever. Fakat hazır içeceklerin içerdiği katkı maddeleri ve glukoz şurubu yüzünden gönül rahatlığı ile içemez olduk. Yıllardır evde güzel limonatalar yapardım zaten, dur dedim, buzlu çay niye olmasın.

Bir çok deneme yaptım. İlk çaylar affedersiniz ama bir şeye benzemedi. Eşim sağolsun, hevesim kırılmasın diye içti hepsini :) Ama sonunda nirvanaya ulaştım. İşte limonlu, şeftalili buzlu çay tariflerim ve hadi bir de limonata tarifi vereyim, müesseseden.

Şeftalili Buzlu Çay (Toplam 2 litre için)
  • 5  adet bardak poşet çay
  • 8-10 çorba kaşığı toz şeker (Zevke göre azaltılıp artırılabilir)
  • 2 orta boy şeftali
  • Bir miktar sıcak su
  • 2 Litreye tamamlamak için soğuk su
Kullandığınız demliğin içerisine poşet çayları koyup, üzerine kaynamış suyu ekleyip 5 dk kadar demlenmesini sağlıyoruz. (Ocağa koymaya gerek yok) Süreyi uzatmamakta fayda var, uzayınca çayın tadı çok bozuluyor. Süre bitiminde, çay poşetlerini çıkarıp, demlenmiş çayı 2 litrelik bir sürahiye alıyoruz. Şekeri ilave edip eriyene kadar karıştırıyoruz. İki adet şeftaliliyi kabuklarıyla birlikte dilimleyip içerisine ilave ediyoruz. Üzerine, 2 litreyi tamamlayacak kadar soğuk su ekleyip karıştırıyoruz. Hepsi bu ! Buzdolabında iyice soğuyana kadar bekletiyoruz. Şeftaliler olgunsa, bir miktar posa çaya karışabilir. Servisten önce süzgeçten geçirebilirsiniz.

Limonlu Buzlu Çay (Toplam 2 litre için)

  • 5 adet bardak poşet çay
  • 8-10 çorba kaşığı toz şeker (Zevke göre azaltılıp artırılabilir)
  • 4 adet limon
  • Bir miktar sıcak su
  • 2 Litreye tamamlamak için soğuk su

  • Yöntem aynı olacak. Tek fark,limonların 3 tanesinin kabuğunu hafifçe rendeliyoruz. Sonra tüm limonları yine dilim dilim kesiyoruz ve kabuklarla birlikte çaya ekliyoruz.

    Püf noktaları:

    • Normal çayı demleyerek yaptıklarımın tadı çok buruk oldu. Bu iş için poşet çay kullanmak en iyi sonucu verdi.
    • Şekeri ve meyveleri, demlenmiş sıcak çaya koymak, aromanın daha çok çıkmasını ve şekerin kolay erimesini sağladı.
    • Limonun suyunu sıkarak eklediğim çayların tadı hiç hoş olmadı. Limon suyu hem rengi bulanıklaştırıyor hem de tadı bozuyor.
    • Şeftalileri rendeleyerek eklemek de mümkün ama bunu denemedim. Çok aroma istiyorsanız denenebilir.
    • Soğutmak için kullanacağınız buzları, bu çayın bir kısmını buz kalıplarında dondurarak da elde edebilirsiniz. Erise de tadı bozmaz.
    Ev yapımı limonata (Toplam 2 litre için)

    • 5 adet limon
    • 1 adet portakal
    • 10  çorba kaşığı tozşeker
    • 2 litre su
    Portakal ve iki limonun kabuklarını rendeliyoruz. Rendelenen kabukları şekerle karıştırıp kokusunun iyice çıkmasını sağlıyoruz. Sonra tüm limonların ve portakalın suyunu sıkıp ekliyoruz. Suyu ilave ederek şekeri tamamen eritiyoruz. Soğuduktan sonra afiyet olsun :)

    Portakalın kabuğu ve suyu, limonataya çok güzel bir renk ve tat veriyor. Hazır limonataların renginde bir limonata oluyor.

    Deneyenlere şimdiden afiyet olsun diyorum. Bu sıcaklar başka türlü çekilmez.

    7 Nisan 2013 Pazar

    Neden Sevmiştim Ben Seni, Hatırlıyor musun?




    Sana çok bozuğum bu günlerde sevgilim. Seni görmemek için uzak duruyorum her şeyden. Oysa ben sana doğuştan beri aşığım. Biliyor musun, henüz 7 yaşındaydım seni ilk görmeye geldiğimde. Ne kadar büyüktü evin ve ne kadar kalabalıktı. O gün sana benim dışımda da aşık olan binlerce insan olduğunu farketmiştim şaşırarak, üstelik henüz bine kadar sayamıyor olmama rağmen ! Babam tutup götürmüştü elimden, "bak kızım ordaki Şenol, ilerideki Güngör" diye tek tek tanıtmıştı hepinizi. Ben yıllarca o ilk buluşmamızın heyecanını taşıdım kalbimde. Senle ilgili her haberi okudum, dinledim, gazetelerden kesip sakladım ne varsa. Ama sen de çok yakışıklıydın be sevgilim... Ben senin en çok o onurlu tarzını, delikanlı tavrını ve alabildiğine bizden halini sevmiştim.

    Evet, sana çok bozuğum bu günlerde. Dün bugün değil,yanlış anlama, tam iki senedir ! Hani düğünümüz olacaktı da birileri engel oldu ya sevgilim, işte o zamandan beri böyleyim. Kaçıp gidene değil hüznüm, alışmıştık ki biz evlenmesek bile deli gibi sevmeye, önemli değildi o. Ama sen işte tam o günde kaldın be sevdiğim. İçinde barındırdığın insanları zerre kadar umursamıyorum, onlar geçici ki zaten, bir sen bir de ben varız gerçek olan. Ama sen, seni çok yakışıklı yapan o gururundan, azminden vazgeçtin sanki.

    Evet, bir kez daha söylüyorum, çok bozuğum sana bu günlerde. Çok sevmeme rağmen, minik kızıma öğrettiğim ilk renkler "bordo-mavi" olmasına rağmen, içten içe kırgınım sana. Sanma ki şimdi içinde bulunduğun halden dolayı sana sırtımı döndüm. Asla ! Sen nerede, ben orada. Ama, senden ricam, tabi ki eğer sen de beni hala seviyorsan, ben seni neden sevmiştim, onu hatırla...

    17 Aralık 2012 Pazartesi

    21 Aralık Sizin İçin Ne İfade Ediyor ?

    Sadece dört gün kaldı 21 Aralık'a ve gerek normal hayatta gerekse sosyal medyada herkesin ortak konusu bu. Herkesin yaklaşımı da doğal olarak farklı. Bakalım mı :)

    • 21 Aralık'ta kıyamet kopacaksa, bir daha pazartesi sendromu yaşamayacağım, yuppii (İçine Pollyanna kaçmış güzel insan)
    • Temizlikçiyi bu hafta almayayım, boşa para vermeyelim. (Tutumlu ev kadını)
    • Bu hafta ağdaya gitmesem de olur. (Üşengeç kadın)
    • Dur ben bir kayınvalideyi arayayım. (Dertli gelin)
    • Patrona duygularımı açmaya gidiyorum. (Yıllardır zam ve terfi alamamış çalışan)
    • Offf ya haftasonunu etkiler mi acaba? (Cumartesi gecesi ateşi)
    • Behzat amirimin tekrarını vermezler inşallah. (Behzat Ç. fanatiği)
    • Kredi kartı ekstresi o gün gelirse çifte kıyamet olur, off offf. (İndirim çılgınlığına kapılmış abla)
    • Mayalar'a güven olur mu lan, o kadar biliyorduysalar niye soyları tükendi .bnelerin? (Küfürbaz ama mantıklı abi)
    • 21 Aralık tüm dünyayı vuracak ama bizi teğet geçecek. (Yazmaya gerek var mı)
    • Yaa o kadar da kötü değil, sonuçta artık Mahsun Kırmızıgül'ün çektiği dizileri izlememiz ve Serdar Ortaç dinlememiz gerekmeyecek. (Her durumu kabullenen adam)
    • Türklere bişey olmayacakmış zaten. (Çok milliyetçi adam)
    • Muhtasar beyannamesinin son günü, çok sıkışacağız. (Muhasebe çalışanları)
    • Mayalara birrrr, Amerikalılara iki. (İçimden gelen)
    22 Aralık'ta görüşmek üzere :)

    3 Aralık 2012 Pazartesi

    Saniye Halamla Tanışma Vaktiniz Geldi

    Bunca zamandır blog yazıyorum, ancak size bu güzide insanı halen tanıtmamış olduğumu yeni farkettim. Saniye Hala, gerçek halamız değil ama yıllardan beri böyle alışmışız, hala deriz ona. Saniye Hala şu an yetmişlerini sürmekte ama ona sorsanız, "orta yaşın" getirdiği sıkıntılara alışamadığından bahsedebilir size.

    Halam son derece baskın bir karakterken, bin yıllık kocası olan eniştemiz bir o kadar siliktir. Öyle ki, adını bile hatırlamayız, o sadece eniştedir. Halamların evi bize çok yakın, o yüzden sık sık gideriz ziyaretine. Her konuşmasında bir bomba patlatır, biz gülmekten yerlere serilirken, o gayet sakin bakar durur. Halam tam bir TV hastasıdır, Yüksel Aytuğ'un işten ayrılması durumunda, hiç yokluğunu hissettirmeden yerine geçebilir. Halam en az 15 tane diziyi tam izler, bir o kadarını da fragmanlarından takip eder. Kolay kolay evinden çıkmaz, kocasını terkeder ama televizyonundan vazgeçmez.

    Halam mutfak konusunda maalesef çok başarılı değildir. Aman bugün ne pişirmiş diye hevesle dolabını açtığımız hiç olmamıştır. Ev işlerine de çok titiz değildir, bildiğin pistir. Enişteyle tek ortak noktası ikisinin de cimrilikte dünya lideri olmasıdır. Bayram harçlıklarını gıdım gıdım verdiği yetmezmiş gibi, bir sonraki bayramda, önceki harçlıkların hesabını sormayı da ihmal etmez.

    Halamı diğer insanlardan ayıran en önemli özelliği, çarpıcı beyanatlarıdır. Sonra yine bahsederim kendisinden ama bir örnek yazmadan onu anlatmak kolay olmayacak sanırım.

    Bir gün halamlar bize gelmişti. Halam tam konsantrasyon TV izlerken, ben de kızıma yemek yedirmeye uğraşıyordum. Bu esnada kızı oyalamak için şu saçma çocuk şarkılarından birini söylüyordum ki:

    Bir gün bir gün bir çocuk
    Eve de gelmiş kimse yok
    Açmış bakmış dolabı
    Şeker de sanmış ilacı
    Yemiş yemiş bitirmiş
    Akşama sancı başlamış
    Kıvrım kıvrım kıvranmış
    Yaptığından utanmış...

    Halam: " İtoğlu it"

    Ben: Hala ne oldu, niye kızdın?

    Halam: Anahtarla kapı açabiliyor ama yediği boka bak.

    Ben: Kapı mı açıldı hala?

    Halam: Anası olacak şıfrıntı (bu şırfıntı değil, daha öte bişey) nerdeymiş?

    Ben: Kimin anası halacım?

    Halam: İlaç yiyen oğlanın

    Ben: :S!  Hala o sadece bir şarkı

    Halam: Evinde otursun soyka, bir çorba da mı yapamamış?

    Ben: Hala, yok öyle bir kadın, şarkı bu.

    Halam: Öyle ana olmaz olsun zaten


    İşte böyle uzar gider diyaloglar :)

    Onu nihayet sizinle tanıştırdığım için mutluyum. Görüşmek üzere, pai pai ...




    27 Kasım 2012 Salı

    Gölge Etmeyin Yeter

    Haberlerde gördüm, son 8 yılda eşi tarafından öldürülen kadın sayısı tam 23 kat artmış. Saçımı, başörtümü, bedenimi, rahmimi, kukumu, namusumu kendine dert edinen hükümetin, canımla ilgilenmemesi...Ölü olabilirsin ama mümkünse başın açık olmasın, mümkünse 3 tane doğur ama sezaryen de olmasın.

    Ne olur, gölge etmeyin yeter !

    18 Kasım 2012 Pazar

    Anne Bulmacası

    Annelerin çözdüğü Posta gazetesi bulmacalarında sıkça karşılaşılan cevaplar :)

    Soru: Küçük kanal (kanalet)
    Cevap: Derecik

    Soru: Resimdeki oyuncu (Cemal Hünal)
    Cevap: Camel Lünal

    Soru: Bir nota (do)
    Cevap: Zo

    Soru: Güneydoğu Anadolu'da bir il (Mardin)
    Cevap: Madrid

    Soru: Demirin simgesi (Fe)
    Cevap: De

    Soru: Kutsal ışık (Nur)
    Cevap: Lamba (Sığmadığı için bulmacanın hatalı olduğu kanaatine varılır )

    Saygılar :)

    7 Kasım 2012 Çarşamba

    Ortak Noktamız

    Kadınlarla erkekler birbirinden çok farklıdır, bunu hepimiz biliriz. Birinin yaptığı şey diğerine son derece saçma gelir.

    Kadın, almayı unuttuğu kabartma tozuyla, çektiği halde gelmeyen elektrik süpürgesiyle, açamadığı kavanoz kapağıyla, son anda kaçan evdeki tek sağlam külotlu çorabıyla ağız dalaşına girebilir.

    "Haydaaaa, yine mi almamışım seni, kahrol"
    "Gelmemeye yeminli misin uleynnnn, gel işte uğraştırma"
    "Seni açtırmak için gidip bir hödükle evlenmeme izin verme"
    "Tebrik ederim canım, tam da kaçacak zamanı buldun"

    Erkek ise - vatan elden giderken- futbol yüzünden birileriyle ağız dalaşına girebilir.

    "Ananı avradını, adam gibi oynayın laaannn"
    "Nasıl koyduk çocuğu"

    Kadın sevdiği adama her platformda ve ortamda (sanal, dijital, reel vb) özenle davranır. Uzun uzun mesaj yazar mesela.

    "Oduncan, bu sabah güne yine senin hayalinle uyandım bebeğim. Kokun hala saçlarımdaydı. Seninle tanıştığım gün benim doğumgünüm oldu biliyor musun? Seni düşünmekten başka bir iş yapamaz oldum, her an seni özlüyorum aşkitom. Senin için maç bile izliyorum, düşün artık seni ne kadar çok sevdiğimi. Evet aşkım, bebikom, seni çok seviyorum."

    Erkek ise facebookta Adriana Lima'nın fotosunun altına "tanışalım mı" yazmakla meşgul olduğu için cevap kısa ve nettir.

    "OK"

    Bir kadın eşinden boşandığında, boşanmış olur. Eski kocası başkasıyla yattı diye namusunun kirlendiğini düşünmez, "eski eş"in ne anlama geldiğini bilir.

    Bir erkek eşinden boşandığında, halen karısının bonservisinin kendi elinde olduğunu düşünür. Kadın hala onun "namusudur", "çocuklarının anası"dır. Dolayısıyla başkasıyla evlenmesi ya da beraber olması kevaşeliktir.

    Kadın, Biscolata reklamındaki Carlos'a veya Caillou'nun ev işlerinde maharetli babasına bakarak iç geçirir.

    Erkek, hareket edebilen, nefes alabilen her dişiye "bundan iş çıkar mı" diye en az bir kez bakar.

    Farklılıklar uzarrrr gider. Ama her iki cinsin ortak olduğu tek bir konu vardır. YERÇEKİMİ her ikisinin de düşmanıdır. Gençlikte kadının da erkeğin de yerçekimine karşı üstünlüğü mutlaktır ama zaman içerisinde botoks, estetik operasyon, viagra vb desteğine başvurulur. Fakat geçen zaman her ikisine de acımasızdır ve yerçekimi kadına da erkeğe de galip gelir :)

    Durum budur!

    3 Kasım 2012 Cumartesi

    Gayet Normal Activity Versus Paranormal Activity

    Paranormal Activity serisini izlemek bir türlü nasip olmamıştı. Çok da severim böyle hayaletli ruhlu gerilimli şeyleri ama gidememiştim o zaman. Geçen akşam TV'de oynuyordu, bir baktım, çok tırt bir filmmiş, çok şey kaybetmemişim yani. Sonra düşündüm, acaba biz uyuduktan sonra bizim evde neler oluyor olabilir diye, aklıma bekarken arkadaşlarla kaldığım ev geldi.

    Bu ev bir apartmanın birinci katında, arka sokağa bakan bir daireydi. Ev bulamadığımız o günlerde (17 sene önceden bahsediyorum, TOKİ yoktu o zaman, Allah başbakanımızı korusun, herkese TOKİ konutlarının beşinci katında dahi boğulabilmeyi nasip etsin, AMİN) bize Maslak 1453 gibi gözükmüştü. Tabi ev son derece eski ve bakımsızdı. Mesela dış kapı kilitli olmadığında, dur zile basmayayım kapıyı tıklatayım diyen nazik bir misafir kendisini birdenbire antrede bulabilirdi, o derece sağlamdı kapımız. Hele bir elektrik tesisatı vardı, anlatılmaz yaşanırdı ancak. Diyelim ki saç kurutma makinasını çalıştırdınız, diğer odanın ışığı yanardı, buzdolabının kapağını açınca salonun ışığı sönerdi. En tuhafı da tuvaletin ışığını yaktığımızda mutfaktaki radyonun çalması olurdu. Kafası çok güzelmiş anlaşılan tesisatçının, her an bir aksiyon, her an bir sürpriz.

    Neyse işte evi temizledik, yerleştik, başta 3 kız arkadaştık, sonra biri gitti, sonra 2 kişi daha geldi, sonra onlardan birinin nişanlısı da geldi. Böyle cümbür cemaat yaşıyorduk yani. Evde iş bölümü yapmıştık ilk heyecanlı günlerimizde, yemeği ben yapıyordum, bulaşıkları diğer kızlar sırayla yıkıyordu, pazar günleri de temizlik yapıyorduk. Tabi bu plan sadece plan olarak kaldı, sanırım bir hafta filan sürdürebildik, ondan sonrası koy totosuna gitsin modelinde devam etti. Mesela yemekleri yedikten sonra kalan bulaşıkların üzerinde tanımlanamayacak küfler oluşuyordu. Bir kere ocağın üzerinde kalan tencerenin içinde gelişen küfü, ev arkadaşım brokoli sanıp yemeye kalkışmıştı. En son menemen yaptığımız tavanın içinde oluşan organizma bize "sessiz olun laynnnn" diye seslenince, bulaşıkları fazla biriktirmeden, 15 günde bir yıkamaya başlamıştık.

    Temizlik yapılmayan evimizde, eşyaların üzerinde biriken tozları, birbirimize mesaj yazmak, not bırakmak için kullanıyorduk. O zaman cep telefonu mu var kardeşim, yazıyorduk sehpaya, "Çınar'dayım, sinemadayım" diye. Çok da güzel iletişebiliyorduk, insan olana tozlu sehpa çok bile. Bir de hepimizin en az onar çift ayakkabısı vardı ve bir vestiyerimiz olmadığı için hepsi antrede duruyordu. Karşıdaki komşu teyze, her gün evde mevlüt düzenliyoruz sanıyordu, kokuyu hiç tarif etmeyeyim.

    Kısacası evimizdeki sıfır hijyen anlayışı bize, biz uyuduktan sonra evde gelişen gayet normal activity olarak, yani bir ton hamamböceği olarak geri döndü. O kadar semirmişlerdi ki geceyarısı bazılarının ayak seslerini duymak mümkün oluyordu. Kızlardan birine annesi badem ezmesi göndermiş, o da hangi akla hizmetse kutuyu açıkta bırakmış. Yeminle kutunun ayaklanıp gittiğini gördük o gece. Kameramız olsaydı daha nice aktiviteler görürdük ama teknolojik imkanlarımız sınırlıydı. Yine de hamamböceklerimizle aramızda seviyeli bir ilişkimiz vardı, mutfak dışına çıkmıyorlardı. Bir gün arkadaşımın tişörtünün koridorda kendi başına gittiğini görünce yeter artık dedik. Hadi mutfağı talan ettiniz anladık ama yatak odalarımıza girerek mahremimize girdiniz diyip savaş ilan ettik.

    Bir akşam evi ilaçladık. Allahım ne çığlıklar, ne patır patır dökülme sesleri aman aman, resmen koloniyi de geçmiş, ulus haline gelmiş eşşoğlueşşekler. İlaçlama ve temizlikten sonra bir daha gelmediler.

    Böyle !

    31 Ekim 2012 Çarşamba

    Grange Bitince Ne Halt Edeceğim Derken :)



    Gerilim,cinayet, adli tıp vb konulara çok ilgi duyan biri olmama rağmen, Grange ile henüz Ağustos ayında tanışabildim. Bayram tatilinde, Şeytan Yemini ile başladım serüvenimize.

    Şeytan Yemini'nden çok etkilendiğimi söylemeliyim. Ayşe'nin uyuduğu zamanlarda okuma fırsatı bulabildiğim için istediğim hızda ilerleyemedim. Normalde bir günde bitirebileceğim kadar ilginç bir kitaptı. Ölümden dönüş vakalarında düşünülenin ötesinde şeyler yaşanmış olabileceği üzerine olan konu finale kadar inanılmaz çekici bir akışla devam etti. Tatilimizin son gecesinde Ayşecik ateşlenip huzursuz bir gece geçirince ben de uyumayıp yanıbaşında bekleyip kitabı bitirdim. Kitap son derece enteresan olmasına karşın finali biraz aceleye getirilmiş gibiydi. Hani bu kadar yazdım, ulen nasıl toparlayacağım bu finali gibi bir ruh hali vardı. Beceriksiz bir final olduğunu düşünmeme rağmen, yine de okumaya değer bir kitap. On üzerinden yedi veriyorum.

    İkinci okuduğum kitabı Sisle Gelen Yolcu oldu. Bu kitaba bayıldığımı söylemeliyim. Kahramanın yaşadığı olaylar, başlangıçtan itibaren çok şaşırtıcı bir seyir izliyor ve bir sonraki bölüme hemen geçmek için sabredemiyorsunuz. Final yine kitabın çok gerisinde kalmış, yine apar topar yazılmış ama sürekli isim değiştiren kahramanın macerası insanı yeterince etkiliyor. On üzerinden dokuz veriyorum.

    Üçüncü kitap Ölü Ruhlar Ormanı, en az beğendiğim kitap oldu. Katili kitabın ortalarında bir yerde anlayınca hadi bitse de gitsek gibi bir durum oluyor. Güney Amerika'yla ilgili bilgiler ise son derece ilginçti. On üzerinden beş veriyorum.

    Dördüncü kitap ise Koloni idi. Etkileyici olduğunu söyleyebilirim, özellikle baş kahraman Lionel Kasdan'a yardım eden Cedric Volokine karakteri çok çekiciydi. Konusu oldukça ilginçti, özel eğitimli çocuklar ve sesin gücünün kullanımı vs vs kitabı zevkle okumamı sağladı. Finali nispeten daha iyiydi, on üzerinden sekiz veriyorum.

    Beşinci kitabı Siyah Kan oldu. Sanırım en çok bu kitabı sevdim. Bunda etkili olan şey, kitabın baş kahramanlarından olan katil Jacques Reverdi'nin ta kendisi. Bu kadar etkileyici bir karakter daha okumamıştım, nerdeyse aşık olacaktım. Şaka bir yana, katilin en başından belli olduğu bu kitapta, Güneydoğu Asya'da gerilim ve merak dolu bir yolculuk yapıyorsunuz. Kitabın iki tane sonu var, biri beklenen, diğeri ise sürpriz bir final. Bu sefer olmuş yani :) On üzerinden on veriyorum.

    Sırada Taş Meclisi ve Leyleklerin Uçusu var.

    Grange bitince ne okuyacağım bunalımındayken sevgili arkadaşlarım İpek ve Serpil'in önerisiyle Tess Gerritsen ile tanıştım. Okuduğum ilk kitabı Cerrah oldu. Oldukça başarılı buldum. Özellikle TV'de de izlemeyi sevdiğim Rizzoli&Isles'ın Rizzoli'sini kitapta bulmak hoşuma gitti. Kitapta heyecan hiç bitmiyor ve katili tahmin edemiyorsunuz. Önerilen diğer kitapları Çırak ve Günahkar için de şimdiden sabırsızlanıyorum diyebilirim. On üzerinden dokuz veriyorum.

    Bugünlerde ise Paulo Coelho'nun Elif'ini okuyorum. Cinayetlere biraz ara vereyim dedim. Valla acaip etkileniyorum, her an doğrayabilirim hepinizi heee :)

    Önerileriniz varsa lütfen iletiniz.

    15 Ekim 2012 Pazartesi

    Şu Abi Kadar Olamadık

    Mizah yazma derdiyle çıktığımız bu meşakkatli yolda, an itibariyle kalakalmış durumdayız. Önce yoğunluğa bağlıyordum kısırlığımı ama bugün anladım ki, memlekette durum öyle boktan ki mizah yapacak halimiz kalmamış.

    Yoksa istemez miyim ben de yazmayı, istemez miyim şu videonun 21-23. saniyelerinde kopan keltoş abi gibi koyyyyy tatoşuna gitsinnnnn tadında olmayı ??? Yok yok olamadık, şu abi kadar olamadık.

    26 Eylül 2012 Çarşamba

    Bir Blogum Vardı Buralarda

    Evet vardı, yazardım da sık sık. Önce yazamaz oldum, sonra izlediklerimi okuyamaz oldum, en sonunda blog adresimi hatırlayamaz olunca dur demenin zamanı geldi dedim :) Valla öyle böyle değil, çalışmak dışında hiçbir iş yapamaz oldum. Çalışmaktan kastedilenler:
    • Ayşe'ye bakmak ( 7 / 24 full hizmet, alles inclusiv)
    • Yemek yapmak ( En az üç çeşit ve kuzu etli. Yeni Milor geliyor, hazır olun)
    • Çamaşır-ütü-dolap şeytan üçgeninde kaybolmak
    • Ayşe uyurken işlere hazırlık yapmak
    • İşe gitmek (itiraf edeyim en dinlendirici şey işe gitmek)
    Ayşe büyüdü, babasına önce "babaaa babaaa" sonra da "Istiiii" diyerek seslenebiliyor mesela. Çatal kaşık kullanabiliyor, hızla koşabiliyor, kollukla yüzebiliyor, 50 civarı kelimeyi kullanabiliyor, bunun birkaç katı nesneyi (canlı / cansız) sorulduğunda gösterebiliyor. Ama halen altına mıçıyor affedersiniz. O da benim eşekliğim aslında. Çocuk bir süredir çiş konusunda bilinçlendi kendi kendine, totosu hazır ama benim toto henüz tuvalet eğitimi vermeye hazır değil :)

    Bu da zor oluyor yaaaa, yazma yazma, 3 ay sonra gel, mektup yazar gibi şöyleyken böyle oldu de. Başlarım yazdığın bloga, hobi olarak bile yapma kızım, de get de get, kafanı topla da gel ya da otur yerine, sıfır !

    24 Temmuz 2012 Salı

    Yapmayanlar Bir Adım Öne Çıksın, Ellerine Vurucam :)



    Dünya üzerinde takriben 5,5 milyar insan var, aha bi tane doğdu, anaaa bi tane de sizlere ömür. Offf bu yazı böyle bitmez, yanlış giriş yaptık körolası.

    Ihımm ıhımm, dünyada yaşayan insanların her biri ayrı bir karakter. Kimse kimseye % 100 benzemiyor. Ama öyle şeyler var ki, ben yapmadım demek çok zor. Neymiş onlar ? Bir bakalım:

    1. Okulun açılacağı günün bir gün öncesinde kitap ve defter kaplayıp, özenle etiket yapıştırmak
    2. Okulda tuvalete gitmeye üşenip, altına etmek üzereyken eve varıp güçbela yetişmek, bazen de yetişememek
    3. Haftalık harçlığımıza daha pazartesi akşam saatlerinde rahmet okutmuş olmak
    4. Susuzluktan gebermemize rağmen su içme işini erteleyip alınacak zevki katlamaya çalışmak
    5. Annemiz patates kızartırken etrafında dolaşıp kızaranlardan tırtıklamak
    6. Puding tenceresinin dibini kaşıklamak
    7. Çocukken yapılan oruç denemelerinde, ağzımıza su çekip boğazımızdan aşağı kaçınca öksürmekten gebermek (bkz. resim)
    8. Oruç tutmasak da sahura kalkıp pişen o mis kokulu böreklerden atıştırmak (çayla dehşet oluyor geceyarısı)
    9. Messenger kullandığımız ilk günlerde hevesle online olmak, sonra havaya girip meşgule almak, sonra dışarıda gösterip, en sonda da tamamen çevrimdışı kalmak
    10. Facebook'taki ilk günlerimizde ilaçlı Nuri Alço gazozu ve yaprak sarması göndererek dünya saçmalık tarihine adımızı altın harflerle yazdırmak
    11. Arkadaşımızın affedersin maymun gibi çıktığı fotosuna, "burcucum çok güzelsin" yazmak
    12. Resmi bayramlarda profil resmini Türk bayrağı yapmak
    13. En az bir kez status kısmına "hayaaatttt beni neden yoruyosun" veya "sil baştan başlamak gerek bazen" yazmak
    14. Gizli gizli Flash TV seyretmek
    15. Gizli gizli tüm dizileri izlemek
    16. En az bir kez takımımızın kaybettiği bir maçtan sonra "hakem yaktı abi bizi" demek
    17. Yaptığımız yemek bir halta benzemeyince "kocacım bugün çok yoruldum, akşam yemeğe çıkalım" demek
    18. Evin salonunda oturduğumuz halde her daim tatilde, lükste, sefahatte gibi görünüp "Alaçatı'da plaj keyfinde", "Uludağ'da kayak tatilinde" olmak
    19. Yaz gelince ev gezmelerinde kliması olan arkadaşlara daha fazla sempati duymak
    20. Azıcık paralanan bir yakın akraba veya arkadaş için "dötü kalktı hibinonun" demek
    21. Ekmeğe tereyağ ve bal sürerken illa ele yüze bulaştırmak, ekmek dilimindeki deliklerden aşağı akıtıp bildiğin pis mundar iğrenç bişey olmak :)
    22. Geceyarısı Vedat Milor'a denk gelip, yediği kuzulara, yemeklere, tatlılara yutkunarak bakıp ekmek arası peynir yemek ( O son baklavayı yemeyecektin Vedat abi)
    23. Ali Kırca'nın küvetinde amma saç kılı birikiyordur diye düşünmek
    24. Zaman zaman Reha Muhtar'ı özlemek
    25. Okan Bayülgen'e gıcık olmak ama her defasında izlemek
    Valla daha da var ama onları da siz söyleyin. Ne diyorsunuz, yapmadınız mı bunları? Daha burun karıştırığ oraya buraya yapıştırma konusuna gelmedim, hadi hadi dökülün bakayım :)

    2 Temmuz 2012 Pazartesi

    Yine mi Bamya, Pardon İspanya :)

    Valla gene oldular, gene şampiyon oldular. Zerre sevmesem de, bilhassa Xavi denen vatandaşa ileri derecede sinir olsam da, itiraf etmeliyim ki, (bu kadar bağlaçla konuyu nereye bağlayacağim bilemiyorum şu anda) taş gibi takım İspanya. Gözüm İtalya'yi bildiğin ufaladılar. Maç sonrasındaki davranışları da takdire değerdi. İtalya'yı alkışlarla uğurlamaları, abartılı sevinç gösterilerinden kaçınmaları güzeldi. Galatasaray'a gece karanlığında kupa verdirten arkadaşlara kapak olsun.

    Real Madrid'te geçirdiği otuz kusür yıl, onlarca şampiyonluk, üstüne milli takımdaki başarıları ile Del Bosque ikinci kapağı Beşiktaş'a gönderdi. Malum, kendisi çırak çıkartılarak ülkesine geri gönderilmişti.

    Bir de Pirlo, ne güzel ağlıyordun asil asil be hacım...

    3 Haziran 2012 Pazar

    Tespit

    Tespit 1:

    Kanal D'deki "Mutfağım", Star Tv'deki "Soframız" programlarının isimlerinin "Villamdaki Mutfağım", "Lüks Sitemizdeki Soframız" olarak değiştirilmesini istiyorum. Herkes mi villada yaşıyor yahu (buraya bir amk giderdi ama namuslu blog burası, olmaz) ? Bir tane benim evim gibi ev görmedim valla, ya biz iyice fakirleşmişiz ya da millet uçmuş.

    Tespit 2:

    Star Tv'deki "Melek" programı artık Mars yerine Dünya'dan yayınlansın. Bu kadar kızıllığı bünye kaldırmıyor, lütfen.

    Tespit 3:

    Pınar Yaşam Pınarım reklamında oynayanların hepsi kameraya dötünü dönmüş, sudan çok döt görüyoruz reklamda. İştah kalmadı yeminle.

    Tespit 4:

    TV kanalları haftasonlarını evde geçirmemizi istemiyor. Cuma, özellikle de cumartesi izleyecek birşey olmuyor. Allah Flash Tv'den razı olsun. 5 gece pavyon, 1 gece mapus, 1 gece mevlüt tadında.

    Tespit 5:

    Çok fazla TV izliyorum, Allah cezamı versin.

    14 Mayıs 2012 Pazartesi

    En Güzel Hediyem


    19 Haziran 2010, hayatımın en güzel hediyesini aldığım gündü, o gün hamile olduğumu öğrenmiştim.

    9 Şubat 2011, hayatımın en güzel hediyesini aldığım gündü, o gün kızım doğmuştu.

    8 Mayıs 2011, hayatımın en güzel hediyesini aldığım gündü, o gün kızımla ilk Anneler Günü'ydü.

    13 Mayıs 2012, hayatımın en güzel hediyesini aldığım gündü, o gün kızımla, her günkü kadar güzel bir gün geçirdik.

    12 Mayıs 2012 de süperdi, Fener şampiyon olamadı laa :)

    Fazla duygusal olamıyorum, özür dilerim. Ama anne olmak, hele de şu muzır fıstığın annesi olmak harika.

    20 Nisan 2012 Cuma

    Doktoruma Dokunma

    Geçen sene, Mart ayının sonlarıydı. Yanlış hatırlamıyorsam Ayşe'nin kırkı çıkmıştı o gün. Günlerdir süren uykusuzluk, karmakarışık beslenme düzeni, bedenimi iflas ettirmişti. Geç saatte yediğim akşam yemeğinden sonra, Ayşe'nin uyumasını fırsat bilerek biraz kestireyim demiştim. Kestirdim ama uyandığımda tüm dünya dönüyordu :(

    Hayatımda yaşamadığım şiddette bir baş dönmesiydi. Salon, eşyalar, fırıl fırıl dönüyordu. Yatıyor muydum, ayakta mıydım, hatta hayatta mıydım, anlayamayacak kadar fena durumdaydım. Annemle eşime, başım dönüyor diyebildim. Onların yardımıyla, yatağıma güç bela uzandım ama dönme tüm hızıyla sürüyordu. Bir süre sonra berbat bir mide bulantısı ile yerimden kalkmak zorunda kalktım. Banyo hiç o kadar uzak görünmemişti gözüme. Tabi ki banyoya varamadan, kapısının önüne yığılıp kaldım. Baş dönmesi, mide bulantısı ve tahmin edeceğiniz üzere deliler gibi çıkarmaya başladım. Sona erdiğinde rahatlamayı umuyordum ama aynen devam ediyordu. Eşimle annem panik olmuşlardı, Allahtan Ayşe uyanmamıştı. Eşim doktora gidelim dedi, ama değil gitmek, kıpırdamak bile imkansızdı. 112'yi arayın dedim. İşte 112 ile tanışmam böyle oldu. Birkaç dakika sonra yüzlerine bakma fırsatı bile bulamadığım, sadece seslerini duyabildiğim o iki acil tıp teknisyeni geldi. Sorularla durumu anlayıp bana oracıkta, sırtüstü yattığım koridorda serum bağladılar, iğne yaptılar. Beş dakika sonra daha iyiydim, ama gözümü açıp da yüzlerine bakacak gücüm hala yoktu. İyi olduğumdan emin olduktan sonra, geldikleri hızla gittiler. Birkaç saat sonra bebeğimi emzirebilecek ve ayağa kalkabilecek kadar iyileşmiştim. Küçük çaplı bir gıda zehirlenmesi yaşamıştım.

    Bunları niye mi anlatıyorum? Bana 2010 yılında, tüm hayatımın en güzel hediyesi olan kızıma hamile kalmamı sağlayan, işinin ehli bir tüp bebek uzmanı ve dünya iyisi bir adam olan doktorumdu. O sıkıntılı tedavi sürecinde ve hamilelik günlerimde, tüm kontrollerimi güleryüzle yapan hemşireler, testler için gittiğimde ayakta kalmamam için yer gösteren, gidişatı soran laboratuar çalışanları, Ayşe doğduktan sonra her saçmasapan yeni anne sorularıma cevap veren ebemiz... Ve o gece, beni yeniden ayağa kaldıran o acil tıp teknisyenleri... Düşünsenize, bir kusmuk yığının içinde yatan bir kadın var önünüzde ve tiksinmeden, bu ne beee demeden işinizi yapmaya çalışıyorsunuz. Ya da o gün gelen yüzlerce kadın, sizden aynı güleryüzle doktorun ne zaman geleceğini söylemenizi bekliyor. Ya da tüm sorunlarınıza, mutsuzluğunuza rağmen, size gelen bir çifte hayatlarının mutluluğunu yaşatabilmek için çareler düşünüyorsunuz. İşte onlar bunu yapabiliyorlar. İçlerinde lanet olsun dedirtecek tipler yok mu? Vardır ama bu ne öldürülmelerine, ne şiddet görmelerine gerekçedir.

    Son olay bu olmayacak biliyoruz hepimiz ama birileri dur desin artık. Kadına, çocuğa, doktora, insana şiddet gösteren herkes cezasını bulsun, bulsun ki bir daha olmasın.

    Benim aklımın yettiği budur...

    Eyvallah !

    6 Nisan 2012 Cuma

    Dulce De Leche'li Muffin

    Uzun zamandır mutfağa dair birşey ekleyememiştim. Ayşe doğduğundan beri mutfakta fazla zaman geçiremiyorum. Sabah kahvaltı öncesi ve sonrası hızlıca 2-3 çeşit yemek hazırlıyorum, Ayşe'nin yemeyi sevdiklerinden özellikle. Gün boyunca tekrar mutfağa girme şansım çok az oluyor. İşte o nadir anlardan birinde, çoktandır yapmayı planladığım Dulce De Leche'yi yaptım önce. Bir başka gün ise muffinleri.

    Dulce De Leche, süt reçeli diye bilinen, sütün içinde karamelize edilen şekerden ibaret bir tatlı. Aslında yapmadan önce çok okudum hakkında ve bir an önce yapmak için dibim düştü. Ama ortaya çıkan tat, ne yalan söyleyeyim, karamele bayılan biri olmama rağmen, süt tadı baskın olduğu için beni çok da sarmadı. Şu sütlü bonbonların tadını seviyorsanız, denemenizi öneririm.

    Dulce De Leche yapmak için: ( 1 küçük nutelle kavanozu kadar çıkıyor)

    1 litre süt (ben kutu süt kullandım)
    1 su bardağı toz şeker
    1 çubuk tarçın
    1/2 çay kaşığı karbonat

    Sütü çelik bir tencerey alıp kaynatıyoruz ve içine tarçın çubuğu ve şekeri koyup şeker eriyene kadar karıştırıyoruz. Şeker eriyince, karbonatı ekleyip kısık ateşte arasıra karıştırarark pişirmeye başlıyoruz. Yaklaşık 1 saat sonra sütün rengi sararmaya ve hafif kıvamlanmaya başlayacak, o aşamada tarçını çıkarıyoruz. Toplam 3 saat pişecek deniyor ama 2 saat sonunda benimki hazır olmuştu. Sütün rengi ve kıvamı koyulaştıkça sürekli karıştırmakta yarar var. Kıvamı iyice koyulaşınca ocaktan alıyoruz ve cam bir kavanoza koyuyoruz. Hepsi bu kadar.

    Muffin için kendi tarifinizi de uygulayabilirsiniz ama benimki şöyleydi: ( 12 adet)

    2 yumurta
    2/3 su bardağı tozşeker
    1/2 su bardağı sıvıyağ
    2/3 su bardağı süt
    1 paket vanilya
    1 paket kabartma tozu
    8-9 kaşık un
    2 kaşık kakao

    Yumurta ve şekeri çırptıktan sonra süt ve yağı ilave ediyoruz. Sonra kalanları ekleyip, akışkan bir kek hamuru elde ediyoruz. Unu kıvama göre ayarlayabilirsiniz. Muffin kalıplarına top kek kağıtlarından koyup içlerine 2 yemek kaşığı hamur döküyoruz. 170 C'de 20 dk kadar pişiriyoruz. Muffin, normal kek kalıbına göre daha hızlı pişer, fazla tutup da kurutmayın keklerinizi.

    Soğuyan muffinlerin isterseniz alttan kapak açarak içine veya vaktiniz yoksa üstüne süt reçelinizi kalın bir tabaka halinde sürüyoruz. Üstüne de benmari eritilmiş çikolata sosu döküyoruz. Dolapta 1-2 saat dinlendirip hüpppppletiyoruz.

    Afiyet olsun:)

    2 Nisan 2012 Pazartesi

    Amirim Ne Yaptın :)


    O nasıl sahneydi be anam babam ! Önce tüm öküzlüklerini sayar, Esra'ya onaylatır. Nereye gidiyor muhabbet derken, o harika cümle gelir:

    " Evlensen ya benle"

    "Evlencen mi"

    Helal amirim, sana da bu yakışırdı.