14 Nisan 2010 Çarşamba

Bir Yol Hikayesi Bölüm 3 :)


Bugünlerde şehirlerarasında gidip geliyoruz sürekli. İnsan yola düşünce, pek çok şeyle karşılaşıyor. Bu bakımdan, "çok gezen çok bilir (Cemal Süreya)" sözüne gönülden inanıyorum.
Pazartesi akşam eşimle yola çıktık. Gittiğimiz güzergahta akşam saatlerinde kamyon trafiği çok oluyor. Ekmek parası peşinde koşan insanlar oldukları için, yanlarından geçerken hep "Allah yolunuzu açık etsin, kazasız belasız gidin" derim. O akşam da öyle oldu. Ancak o saatlerde öyle bir kamyon trafiği vardı ki, bizim yolculuk bir süre sonra Diyanet Saati'ne dönüştü. Kendimi bi ara Kurtlar Vadisi'nin Ömer babası gibi hissettim, eşime "yavaş git evladım, az veren candan, çok veren maldan" filan bile demişim, o kadar kaptırmışım yani. Neyse, bizim bir tespitimiz vardır eşimle, trafikte birini takdir edersek genelde o kişi sonraki kilometrelerde bize karşı saçmalar. Bu sefer de öyle oldu, benim hayır dualarımla takdis ettiğim iki tır aynı anda sağımızdan ve solumuzdan geçti. Ben acayip tırstım tabi, hayatım bir fragman gibi gözümün önünden geçmeye başladı. Fragman niteliğinde olduğu için, kendi hayatım o anda bana bir heyecanlı gel, bir merak et sen onu ! Allahtan eşim usta sürücüdür, soğukkanlı davrandı da, sezon finali yapmaktan kurtulduk.
Yolumuzun üstündeki ilçelerden birinde asla yeşil yanmayan bir trafik ışığı var. Buranın ayarını kim yaptıysa o kişiyle bir yüz yüze görüşmek istiyorum. İnsanlar o ışıkta beklerken, yandaki binada, elinde viski kadehi, üstünde röbdoşambrı ile kahkahalar atarak manzarayı izlediğinden şüpheleniyorum. Buradaki bekleme süresi ifade edilebilir ölçüde değil sevgili okur. Hani şu geyikler vardır, "ben bi sigara alıp geleyim, aman lastikler de asfalta kavuştu, petrol olarak yeryüzünde çıktıktan beri görüşemedilerdi" vs vs. Ama bu ışık öyle böyle değil. O akşam biz beklerken, orada resmen bir çağ kapandı, milenyum filan hikaye oldu. Bir gün yeşil ışığı yakalarsak, söz veriyorum, arabayı kenara çekip kolbastı oynatacağım bu bünyeye :)
Bugün ben geri döndüm, otobüsle geldim. Otobüse binmeyi çok seviyorum, hikaye kaynıyor içerisi. Otobüse son 10 dk kala bilet aldığım için 46 numaraya düştüm. Önceleri öfff pöfff etsem de, gelişen olaylardan sonra daima arkada seyahat etme kararı aldım. Hayat arka koltuklarda gençççç insan :)
Koltuğa yerleştim ben, başladım malzeme aramaya. Aramaya ne hacet, malzeme kendi ayaklarıyla geldi. 20 li yaşların ortalarında bir genç adam, libidosuyla beraber otobüse ayak bastı. "Adidos" marka aşofmanı ve "Rey bean" marka gözlükleriyle daha ilk anda herkesin dikkatini cezbetti. Ama hepimizi mahveden şey, tamamı kazınmış olan kafasının önünü süsleyen bir tutam perçemdi. Bunun tarifi yok sevgili okur, bir de bu genç kardeşimiz geldi, ön koltuğumun çaprazına oturdu. O sırada arka koltuklardaki tüm bayanlar büyülenmiş gibi bu kafaya bakıyoruz. Ben bir yarım saat sonra kendime gelebildim, dedenin bastonu kafama çarpmayaydı ben öyle şok halde kalırdım büyük ihtimal. Dede kim mi? Dur anlatacağım yahu, amma sabırsızsın.
Bu arada yan koltuğuma bir abla oturdu. Yan sırada da iki kızı var. Malum bizim memlekette bahar gelince, muhteşem vücut kokuları her yeri sarmaya başlar. Şimdi abla tam bu durumdaydı. Kızlar ise "saygı giderici anti nezaketan" almış gibilerdi, o sakız çiğneyişin başka bir açıklamasını göremiyorum. Bi de bunlarda sanırım genetik bir hastalık vardı, üçü de sürekli kıpırdıyordu. Ben de hiç sevmem öyle yanımda, önümde kımıl kımıl eden insanları. Manzarayı bir düşün sevgili okur, ön çaprazda Bay Libido, arka sırasında ablanın manyak kızları, yanımda ise mübarek ter kokusu ile beni kutsayan abla ! Yeterli mi? Yok yok, durun daha dede var sırada.
Otobüse o anda bir dede bindi sevgili okur. Otobüsün orta kapısını açmadıkları için ön kapıdan binmek zorunda kaldı. Dede, bastonla zor ayakta duruyor, oğlu kolundan tutuyor, o halde ancak yürüyordu. Dedenin seyahati ön kapıda başladı anlayacağınız, ben o an anladım, dede bu yolu bitiremez dedim. 24. koltuğun oralara geldiğinde dede kendini bıraktı, aha dedim gidiyor. Biz arkada irmiği kavurmaya başlamıştık ki, oğlu dedenin kolunu filan tuttu, dede 38. koltuğa doğru toparlandı, yüzüne bir renk geldi. O enerjiyle kalan mesafeyi de geçti ve gelip arka koltuğuma oturdu. Sonra dede kusmaya başladı, oraya kadar herşey iyiydi ama sonrası iyi olmadı. Dede 2,5 saat boyunca kustu.
Daha yola çıkmadan bütün bunlar olunca, ben epeyce abandone duruma geldim. Gözümü zaten o perçemden ayıramazken, yanımdaki abla kıpraşıp dururken, yolculuğun 30. dakikasında kafama bir de takkk diye bir baston yedim. O an dünyaya geri döndüm sevgili okur. Dede beni gelinine benzetmiş, bana "televizyonun sesini aç" diyormuş. Meğer o anda oynayan dizi, dedemizin favori dizisiymiş, Selena izliyormuş dede, hey Allahım yaaa !
Kafam biraz acıdı ama içinde bulunduğum hipnoz durumundan çıkmamı sağlamış oldu. Bu sayede kırocanın, ön koltuğumda oturan, adının "Eylem" ya da "Devrim" olduğunu düşündüğüm oğlan kafalı bir ablayı kestiğini farkettim. Resmen kan gövdeyi götürüyordu. Ama Eylem iyi dayandı, kırocanın umutları bitince başını önüne çevirdi ve gözlüklerini takıp bir daha etrafa bakmadı. Hatta 3 km uzunluğundaki tünelden geçerken bile güneş gözlükleri gözündeydi. Bu tip kırocanlar, iletişim kuramadıklarında, farklı iletişim kanalları kullanırlar. Mesela otobüslerin mola verdiği tesislerdeki bayanlar tuvaletinde kapıların arkası ya da elden ele dolaşan ve en az kendisi kadar abazan bir hatuna denk gelmesi ümidiyle bir banknot arkasına telefon numarası yazmak gibi... (Merak edenler ve aramak isteyenler için bakınız 500.000 Türk Lirası)
Neyse böyle işte sevgili okur, bir yoldan daha döndüm, evdeyim şimdi. Burnumda ablanın buram buram kokusu, kulağımda dedenin öğürtüsü ile bu kalbin kadar temiz sayfaya yazı yazıyorum. Bugün hiç mi iyi bişey olmadı dersen, valla bizim takım finale çıktı ama yenilerek çıktı. Böyle güzel bi baklava yerken içinden ceviz kabuğu çıkar da bi hoş olursun ya, amannn o gibi bişey işte.
Yolda bir de tabelalar gördüm, onları da başka zaman yazarız. Pai pai güzel insanlar :)

8 yorum:

meral dedi ki...

eve varabilidiğine şükür diyelim ablam :)) o dede bastanlarından birini bi otobüs seyehatinde bende bacağıma yemiştim sen anlatınca hatırladım valla :))

Arzu dedi ki...

aynı dede olmasın kız :)

dereotundannefretederim dedi ki...

Sinemada da otopisde de en arkaya oturup malzemeye hakim olmali sevgili dostum. Iyi etmissin bak bu kalbinden temiz sayfani okumak icin once o dedenin batirdigi ortami sildim sonra teyze kokusundan arinmak icin windows'u kapadim actim.

Maci da izledim aaah trabzon vaahh trabzon diyorum. Hem de final 5 mayis'taymis :))) hatirlarsin bu tarihi 96'dan

Arzu dedi ki...

Geçen yüzyılı, bahsettiğim tarif ışıklarında kapattık biz Okan :)

altın olan her şey parlamaz dedi ki...

anlatımın süper arzu! sabaalen okuduydum yazını halen gülüpdurum :)

Arzu dedi ki...

Düşündükçe ben de gülüyorum hala Altın Olan :) Çok ilginç bir yolculuktu gerçekten :)

casminella dedi ki...

Gel bir de İstanbul'da minibüse bin. Yarım saatlik yolda hayat hikayesi bile dinlemişliğimiz vardır, yurdum insanı işte, pek sıcak kanlıdır...

Arzu dedi ki...

Sorma gitsin, millet anlatmaya ne kadar meraklı yahu